7 Mayıs 2015 Perşembe

Hangi mutluluk ve va'adi ilk günaha denk gelir Tiryandafilya?

 



'' Bazıları erken yaşta gelip giderler'' dediğimde sen: 

'' Yemeğin tuzu acı mı olmuş?'' sözünü duyalı tam iki yıl olmuş. hatırlamanı isteme telaşına düşmem benim için ne kadar ehemmiyetli olsa da sende donuk bir sessizliğin oluşmaması içten bile değildi o zamanlar.

'' Odysseia'' destanı bilirsin, Rivayet odur ki; Odyseia  uzun süre savaştığı büyük Troya savaşından, savaşın bitiminden tam on yıl sonra evine dönebilmiştir. Kime dersin?
Kime olacak tabi ki sabırla otuz yıl onu beklemiş onurlu sevgilisi Penelope' ye. Ahh! sana ne kadar da uzak bir duygu, elini attığın her canlının yaşama ümidini arttırıp/ azalma gözünde bu derece önemsiz iken : ''Otuz yıl bir hiç uğruna beklemiş, ne aptal kadın!'' dediğini duymamak için neleri vermezdim Tiryandafilya.

Sana hak vermiyor da degilim, beni yanlış anlamanı da istemem su an. Hz Havva bile anca senin kadar caresiz olabilirdi dünyaya ilk geldiğinde Tiryandafilya. Gözlerini dünyaya açman, gerçekten gördüğün anlamına gelmez.Şuuru yok eden bir mutluluk hali, uyşmuş bir üst irade ve göz yaşları içinde ölüme koşturan sen..

Tüm aşklar doğasından kaynaklanıyor olsa gerek. Boğacak bir şeyler arar, eğer boğamassa kendi kendine boğar.buna '' Aşk Sorgulaması'' adını vermiştim de senin bana göz devirmenle kendime gelmiştim.. Sonra şöyle devam etmiştim: 

- Eğer aşk dediğimiz duygu bir kere sorgulanmaya başlanmışsa, oradan hasarsız cıkmak ne yaparsan yap imkansız Tiryandafilya!  Rüyalar denizinde gömülmekten, uyanma ümidini yeşertmekten başka elinden bir şey gelmez / gelemez / gelmemeli de...
Yalnızlıktan sıkılarak icat ettiğimiz birer hayaller varsa, bunlardan birisi de sensin unutma Tiryandafilya. Kendisine mektuplar yazılacak kadar duyarlı bir hayal! 

İnsan yaratılışı gereği bir sebeb-sonuç girdabında boğulup gitmekte. Akıl önemlidir bundan şüphe yok ; ancak bir o kadar da yol kesicidir hayatımız da. Sebeblerin tümünü en ince ayrıntısına kadar oymak, onun için bulunmaz bir nimettir. Tek bir sebebi belli olmayan sonuçları kabullenmeyen insanoğlu bu kıskaçta hayatını sürdürüp gider.İşitemediklerini işitmeye ; dokunup koklayamadıklarını koklamaya yad etmiştir hayatta. Yoksun bırakılıp hasret kaldığımız duyguları beklerken elimizde olanları bir türlü fark edemeyiz. Anllarız ki hayatımız bekleme salonlarında gececek Tiryandafilya. Bu hediye bekleyişlerin en büyük hediyesidir..

'' Sizi ondan ( topraktan) yarattık ; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha sizi ondan cıkaracagız'' ayetini sana söylediğim de neredeyse allaha bile inanmaya başlamıstın Tiryandafilya. Yoksa bu kadar beklemek, ızdırap dolu mevsim daha ne kadar katlanılır olabilir di ki ; Haklı degil miyim?

Sanatçı dediğin de nevrozla psikoz arasında gidip gelen değil midir? Deli gibi inanmak, tehcir edilmeyi bekleyen duygular gibi can acıtıcı hayatımızda.. ve sen hala akıllı bir adamın yapamadığı kadar cesur, vurgun yemiş bir deniz kızı kadar mağrursun Tiryandafilya.


                                                                                                 03 / 05 / 2015
                                                                                          İBRAHİM DEMİRÖZ

27 Mart 2015 Cuma

"meczup"

  



Şehrin en yoğun caddesinde bir cafe.Bir dolu öğrenci şen şakrak eğlenmekte. Etrafta sonbahar kalıntısı yapraklar, sağa sola yalpalayarak dökülüyordu. Yeni eriyen karların ayakları buz eden soğukluğu, bir an cafe ye girmemi yöneltse de, vazgeçiyorum. Karların olmadığı caddelerden ağır ağır ilerleyerek yürüyorum. Caddelerin seslerini kulaklarıma kapatıyorum. Yeni doğmuş bir bebek sesiyle irkiliyorum yol boyunca. Camlar sıkıca kapalı, perdeler birer duvarı andırıyor. Dışarı da tek tük insanlar hızlıca gözümüm önünden geciyor, soğuğa bile aldırış etmiyorlardı. Ağızlarından çıkan sigara dumanı ve nem birbirine karışmıştı. İnsanın üzerine yapışan kar taneleri, dakikalar geçtikce üzerimde küçük birer tepecikler oluşturmaya başlamıştı. Yol boyunca ilerlemeyi devam ediyorum, meyhane duvarları çarpıyor gözüme. Sıvası dökülmüş, paslı bir gece tadı veriyor insanın burun süzmelerine. Kireç tortuları tahta kahverengi ahşap tapanlara dökülmüş, yere atılmış sigara izmaritleriyle ayrı bir ahenk oluşturmuştu. O dakika sarhoş olmak geçiyor içimden, hayallerden en güzeli bu civardan gecenlerde olduğunu biliyorum. İçeriye gözüm ilişiyor farkında olmadan, bir masa etrafına toplanmış dört kişi içmekten mest olmuş halleri gözüme çarpıyor. Bir kemancı masadaki kadınlardan birine bakıp, en güzel melodilerden bir demet sunuyordu kulaklara. Bunu sadece kendisi bile  farkında değildi oysa. Ne kadar izledim tam bilmiyorum; ama akşam olmak üzereydi. Güneşin el değmeden yaydığı ışık süzmeleri, yüz çeviriyordu bu sokak aralarına. Herkes ciddileşmiş evlerine dönme telaşında, ara sıra akmayan trafiğe küfretmekle meşguldü.İşte tam o sırada görmüştüm onu.  Meyhanenin kirli camları arasından görebiliyordum . Kimi mi? Mahallenin delisini..


Kimsenin derdi tasasını düşünmeden o masadan bu masaya sürükleniyordu. O sırada kimsenin ilgi göstermemesi, nedense bana onun sevildiğini düşündürtmüştü. Aşınmış gri renkte bir ceket, yarım ayakkabı denilecek derece, çöpten yürüttüğü izlenimi veren bir kundura, yüzünde ise kimden aldığı belli olmayan ağır bir gülümseme vardı. Gözlerindeki o kırık mutluluk halleri, onun için ekmek kadar değerliydi. Ellerini bazen akıl almaz noktalara götürüyor, aynı hızda yüzüne indirilen bir tokat sesiyle kendine geliyordu. Kahkahayı bastığında ortam bir anda şenlenir, etraf ona yapılan aşağılayıcı sözden geçilmez, herkes gülmeye devam ederdi. Bu durumda olan olayları ve sözleri kimsenin duyması umurlarında değildi. Şaç ve sakallarında oluşan belirgin bütüleşme, onun deli olduğunu göstermiyordu; ancak herkesin ona Sakallı Deli Hasan demelerinde bir kusur aramıyordu. Yüzündeki mutluluğu anlatmak için '' İhtişam'' kelimesiyle durumu özetlesemde, bu durumda - hem de meyhanenin önünde - iltifatı ziyan etmek istemedim.Ellerini  Yeni yetme bir gelinin, düğmelerini açarken ki inceliğinde hareket ettiriyordu Deli Hasan. 

Bilinen tek gerçek meyhanenin en suskun anının üç beş dakika da gizli olduğuydu. Fare tıkırtıları son akşamcıların onlara ikram edeceği fıstık taneleri için savaşa tutulmuşlardı. Rüzgarın uğultusu üç dakıkayı bir anda bozmaktan geri durmadı. Bu sessizliği deli hasan'ın keskin şahin gözleriyle, buğulu camın arasından beni görmesi bozmuş ; içime bir ürperti oturmuştu.

O net bakıştan sonra ne yapacağımı bilemedim. Ellerimi cebimden cıkarıp buğulu camı silme teşebbüsüne giriştim, olmadı.. Penaltı atışında bir kaleci nasıl aklından köşeleri gecirise; bende tüm meyhane köşelerini gözlerimin önünden geçirmiştim, olmadı..  Deli hasan bir anda yerinden fırlayarak üzerime doğru yürüyüşe geçmişken, neden elinde silah ya da keskin bir alet yokken ona katilmiş gibi baktığıma anlamaya çalışıyordum. Dünya daki en zararsız insanlardan biri olduğunu bilmemize rağmen, bu korku nasılda içimize deli gibi kemiriyordu. Etrafta ve yanımdan gecen insanların bakışları bir anda deli hasan ve benim üzerime çevrilmişti. O anda herkes kimin deli olduğunu tahlil etmek istercesine ikimize bakıyorlardı. Hızlı bir adım atarak onlarla birlikte yürümek istesem de bir türlü yapamamıştım. Bu gecen süre zarfında zaten deli hasan çoktan yanımda belirivermişti. Ne konuşacak - ya da konuşacak mı - diye düşünürken o kadar hassas ve sevecenlikte bir ses duyuldu ki, bu senin ondan geldiğini ilk anda inanamadım ve kimin deli olduğunu kendime sormaktan da geri durmamıştım. Yanıma yaklaşarak: 

- '' Beraber oyun oynayalım mı? ''

Bu soruyu duyduğumda başta cevap beklemez diye düşünmüştüm. Bu düşüncem gözlerimle ve vücut dilimle olanları sokaktan gecenleri açıklama süresiyle eşdeğerdi. Biraz dikkatle gözlerine baktığımda, benden cevap beklediğini anlamıştım.Onu oyalamak ya da kalbini kırmak istemiyordum. Gözümle ayaklarını süzerek kar yogunluğunun arttığını görebiliyor, bende onun anlayabileği ancak onun kadar net olmayan bir duyguyla cevap vermiştim: 

- '' Tabi ki oynayabiliriz! İstersen saklambaç oynayalım?'' dedikten sonra agzının kenarlarından çıkan sevinç nidaları onun hoşnutluk derecesine belli ediyordu. Bu beni başta mutlu etmesine rağmen, sevincimi uzatmak istemeden sözlerime devam etmiştim.

- '' Şimdi gözlerinle ellerinle kapat ve meyhane duvarının yanında, ona kadar saymayı başla'' dedim. '' Sakın gözlerini acıp da beni aldatmaya kalkma ''  diye de uyarmıştım..

Deli hasan dediklerimi yapmak için kireçleri dökülmüş ve izmaritlerle dolu duvarın önüne heyecanla geçip, mutluluk dolu bir ifadeyle elleriyle gözlerini kapatıp saymaya başlamıştı.

- biirr ,  ikii,  üüüç, dööörtt, beş, alllttıı, yedi, sekiizz, dokuzz ve on!!

Ben ise çoktan bastıran karanlık içinde, duraktaki otobüse binip kaybolmuştum.


İBRAHİM DEMİRÖZ // MECZUP
 26 - 03-2015 

4 Mart 2015 Çarşamba

Rauf Bey...

  





Herkes gibi bir adam değilim. Elimde degil...

Göz önünde olmaktan, dikkat çekmekten pek haz duyan biri değilimdir. Evimden işime, işimden evime gitmek kuralımdır. Gelen gidenimde pek olduğu söylenemez. (aksamlar hariç) . Evim ne kadar temiz ve düzenli olsada; hayatım pek öyle sayılmaz. Her şeyin rengine, duruşuna ve eststiğine önem veren bir insanım. Restorantlarda yemek yemeği, müzikal tiyatroları gitmeyi, otellerde kalmayı ve içkiyi seven birisiyim.

Her gün aynı şeyleri yaparız işyerinde. Bazen iş çıkışı güzel hatunlar tavlamak, kısa günün karı oluyor benim için. Yaşım gereği benden yaşça küçük kadınları tercih etmemi, ''yaratılış'' teması altında savunmayı yeğliyorum. ellili yaşlara demir atmış bir insan olarak bunu sizden isteme hakkımın olduğunu düşünüyorum. Yapışkan kadın tiplerinden, tek gecelik ilişkiye karşı cıkan kadınlardan uzak durmaktan kendimi alamıyorum.Tabi arada kazalar da olmuyor degil. Evliliğim aklıma geldikçe elim ayağım titriyor nedense. Nasıl titremesin ki!! Nasıl evlendim o kadınla hala anlamıs degilim.Tam bir ruh düşmanı desem yeridir. Keşke daha evvel boşansaydım, gecen yıllarıma bir selam daha ben gönderiyorum. Karısına sadık kalan erkekler, bir de bekarlığın tadına varsaydınız, anlardınız ne demek istediği. Evlenmenin ne gereksiz bir sey olduğunu anlamam, ömrümün yarısına mal olmuştu bile...

Hafta içi sıkı çalıştığımdan, hafta sonlarının tadını iyi cıkartıyorum desem yeridir. Film izleyip, kitap okumak ne kadar favorilerimden olsalarda, bir kadınla olmak yanında sabahlamakta bir o kadar haz verici bir sey olduğunu itiraf etmeliyim. Aslında böyle bir şey için hafta içleri daha bir uygun sanırım. Sabah yanında görmek istemediğin biri için '' İşe gitmeliyim'' bahanesinden daha hoş ne olabilir ki.. Birinin evine de gitsem; ya da birine evime davet etsem, işe gideceğim sonunda.. bir daha onu görmeyeceğim.

genellikle evde yemek yapmıyorum.bazen aç olsam da aksam yemeklerini atlıyorum. Açık renkteki tenim ve siyah saçlarım hala bir kadını etkilebilecek düzeyde. Bunu yaşımın geçmiş olduğunu düşüneneler için söylüyorum.  Etrafımdaki futboldan anlamayan göbekli erkekleri düşünüp, birde geceleri barlarda üzerime atlayacak kadınları görüncekendime geliyor, arkadaslarıma gülüyorum. Hayran olunmak güzel şey, biliyorum.

O gün yine bir kadınla birlikte olmasaydım, işe geç gitmezdim. İşten geç cıkmasaydım, eve geç dönmezdim.Eve geç dönmesem onu görmezdim! Dünya tatlısıydı, oturduğu apartmanın girişine yaklaştığını, ayak seslerinin zarifliğinden anlayabiliyordum. ve tabi pencereye koşmam da bir oluyordu. Bazen sade bir kahve ile gün boyu pencerenin önünde onu bekler, geldiğini görünce günümü bitirirdim. Onu görebileyim, bekleyişimin ödülünü almak için, o narin ve huzurlu bedenini, hayal gözümle birleştirip kalbimin hızla çarpmasına sebeb olurdum. Rüzgarda aniden savrulan eteğini, ojeli tırnaklarıyla kapatma çabasına fırsat bilirdim. Gözlerden beynime doğru, onu yolculuğa cıkarırdım.

Karşı apartmana taşınma süreçlerinden hiç haberim yok. Sadece bir kaç gün önce perdelerin takıldığını, camda gördüm onu. yaşıma rağmen gözlerimin çabukluğu heyecanlandırmıştı beni. Komşularımla pek ilişkim yok, sadece karşılaşmak zorunda kalırsak, küçük bir baş ve göz selam ritüelinden başka bir tepkim olmuyor. Bir akşam eve dönerken karşı apartmandaki o hoş kızı gördüm. Tesadüfen o evde oturduğunu tül perdenin ardından telefonla konuşurken anlamıştım. Yüzünde olağanüstü bir gülümseme, elleriyle saçıyla oynaması, telefonla konusurken cilveler yaptığını, büyük ve derinden bir kahkaha atmasından fark etmiştim. Tüm dünyanın bir anda o masum kıza gördüğünü düşünüp, gereksiz bir kıskançlığa kapılmıştım. Hafifçe eğdiği boynunu sevgilisinin göğsüne koyuyor gibiydi. Elleriyle bir balerin edası takınarak, bir sağa bir sola nazikçe savurması da cabasıydı. Perdenin arkasından izlerken dınup kaldığımı,  elimdeki kahvenin buz gibi olduğu hissedince anlamıştım. Sıradan hayatıma renk katan biri olmaya başlamıstı. Onu görme oyunu vermiştim adına...

Bir bahar sabahı, onu takip edip bindiği otobüsleri öğrendim, işe giderken onunla karşılaşma ümidiyle,  binmeye başlamıştım. Kahvaltısını yapar( simit ve pogoça) elindeki ders notlarına gözlerini pür dikkat dikerdi. Mimarlık okuduğunu elindeli kitapların adından öğrenmiştim. Gül yaprağı gibi kırılgandı. Onu arzulamaktan kendimi alamıyorum. Hayatımdan geçip giden kadınlar, ilk defa mutlu olmalıydılar. onu izlerken bile hazzın doruklarında olduğumu fark edebiliyordum.

Yine aynı otobüsten, aynı durakta beraber inince, beraber yürümeye başladık. Aynı sokakta oturduğumuzu fark etti. Ertesi gün '' Günaydınlar'' gibi kelimelerle konuşmaya başlamıştık bile. Daha sonra gülümsemeler, pogaça ve cay seramonisi derken, iyi gidiyorduk. Sanırım adı da İlayda idi...
İlayda sohbeti ve konuşmayı seven - hatta cok konuşmayı- hiç susmayan yirmi iki yaşlarında bir kızdı. Ailesini, arkadaslarını, abisini, hoşlandığı erkeği anlatması uzun sürmemişti. Onu izlerken konusması, bakışı, ses tonundaki ahengliği ve şanşım yaver giderse, rüzgarda savrulan kokusunu hissetmek  mutluluk veriyordu. Anlattığı her şeyi komik bulmasamda, yüzümdeki tebessümlerin sebebinin tamamı ilayda' ya aitti. Okuldaki erkeklerin cok cocuksu olduklarından, onlarla uğraşmak istememesi özellikle dikkatimi çekmişti. İlayda her şeyini verebileceği bir erkek arıyordu aslında, ya da beni kandırıyordu...

Günlerden bir gün üzgün bir halde yanıma gelerek, okuldan ve arkadaslarından sıkıldığını anlatmaya başladı.Sanırım bana alışmıştı. bende onu anlamaya çalışarak, her dediğine onaylar olmaktan öteye gidemiyordum. Sınavların telaşı, ev arkadaşlarını sorumsuzluğu derken , evden ayrılmayı, başka bir eve cıkmayı düşünüyordu. ancak bu aralar olamayacağiı söyleyerek, kendininoktalıyordu her defasında.  

Üstünden bir kaç gün geçmeden, kapım çalındı. Geç bir vakitti. Ağlamak ve dertleşmek istediğini belirtmişti. Bir elimle ona sarılıp, bir elimle kapıyı kapattım. Saçlarının kokusunu ve boynunun sıcaklığını ilk orada içime çekmiştim. Bu yakınlığı yadırgamamıştı nedense, hatta hoşuna bile gitmişti. Arkadaşına dayanamadığını, artık onunla kalmak istemediğinin nedenlerini sıralayarak sabah etmiştik. Çok üzüldüğü, sinirlerinin bozulduğu belliydi. Sonra penceremden kendi evine bakarak bana tesekkür edip, kendini iyi hissettiğini ve yanağımdan öpüp evinin yolunu tuttu. Sonraki günler yakınlığımız arttı, sonraki bir aksam yolda karşılaşıp yolda yürümeye başladık.Gülüşüp konuşmalarımıza bakılırsa şimdi daha iyiydi. Otoparka geldiğimizde bir anda davranıp beni dudaklarımdan öpmesi bir olmuştu. Beni öperken arka koltuğa oturmasını sağladım, ilayda geçliğinin etkisiyle hormonları zirve yaptığı her halinden belli oluyordu. Onu ne zaman ve nasıl istesem beni geri çevirmiyordu..

(...)

İBRAHİM DEMİRÖZ// 03-03-2015

6 Şubat 2015 Cuma

Yaz(g)ı..

  



Endamlı olan kız,sanatsever,irite edilmiş resmin önünde duygularını oluşturadursun; medarı iftiharımız olma yolunda yürüyordu.Tablodaki tek erkek canını fazlaca sıkmış olacak ki, eleştirilerini ard arda sıralamaktan kendini alamıyordu. Diğer yandan temsili adam(bu emekçiydi ve bu işine yirmi üç yılını vermişti) maden ocağında daha ne kadar taşların bağrına kazma vuracağını düşünüp, okula başlayan çoçuguna on ikilik renkli kalem seti alma hayalleriyle avunuyordu.( yirmi dörtlük alamazdı, o zaman elektrik faturası geçebilirdi)Alınteriyle orantılı bir maaş alamadığını bu duygular içinde fark etmişti yıllar boyu.Tam bu sırada evde kaynayan çorbanın sıcaklığı,karşı komşunun pencere aralığından içeri sızmaktaydı.Hatta kendini biraz zorlasa, ucuz çorba kokusunu bir anda içine çekerek bitirebilirdi.Kokunun tarifini almak istediğinde, burnuna sobadan sızan kömür kokusu isabet etmişti.Planlar ne kadar da çabuk değişiyordu.Şaşırmıştı.İçeriki odada büyük annesi, ulu dua kelimelerini cümle yapmakla meşguldü.Otobüse yetişmek mi istiyordu, yoksa evde yemeği mi vardı, aklından gecenler tam olarak anlaşılmıyordu.Niyetinin iyi olduğunu düşünerek dudaklarını bükmekten kendini alamadı.Ellerini yukarı kaldırıp; dua eden büyük annesinin iştince duasına amin demek gelmedi içinden. ''Umarım kabul olmaz'' diye içinden geçirerek başını hızlıca cama çevirmişti bile.[....]
                     05/02/2015

19 Ocak 2015 Pazartesi

Loksandra..

  





Loksandra kendini pek güzel görmezdi.Evet güzel bir kadın değildi.Hoş muydu? Gözlerini ve tenindeki beyazlığı sayarsak; ya da parça parca analiz edip degerlendirisek güzel sayılabilirdi. Orta yaşta, zeki alımlı, zengin ve zarif giyinen bir kadındı loksandra.

(...)

9 Ocak 2015 Cuma

On Bin Nefes...

  


Hastane odasında yatmaktan öteye geçememesi onun için bir ızdıraptan başka bir şey değildi.Hareket etmeyi çalışması, kardesi sude' nin net yüz ifadesini takınmasıyla son bulmuştu. Sadece oğlunu görmek istemişti Handan.Başındaki doktorları görmenin yerini oğlunun sureti olması için neler vermezdi.Sudenin inatçı tavrı handanın çığlığıyla kırılmıştı:

- ''Çocuğumu gösterin bana! Yoksa burada ne olup bittiğini anlamadığımı mı sanıyorsunuz'' dedi.yatağından var gücüyle birlikte doğrulmak istedi.
Hastane odası gereğinden fazla soğuktu.Bu tamamen onun tenine vuran ayazdan  kaynaklı olmadığını oda biliyordu.Eylül ayının bu derece soğuk olduğunu el parmaklarına dokundurduğu kristal bardaktan anlayabiliyordu.Oda da kendinden başka iki yatak daha olmasına rağmen, yalnız yatıyor olmasına başta ilgiye yormuştu.Etrafındaki telaştan hiçte böyle olmadığını anlaşabiliyordu.

Handan' ın çocuğu olmuyordu.Yaşının 38 olduğunu hissettiğinde bazı gerçeklerle yüzleşmesi ve riskler alması gerektiğini o an anlamıştı.Yeni doğum yapmış lohusa kadınlarının ''Al Basması'' mitolojisine bile razıydı artık.Yeter ki çoc kızuğu olsun, nefesi nefesinde dans etsin, kurduğu muzip hayalleri bebeğiyle birlikte uygulamaktan başka bir şey düşünmüyordu.Allah da yıllardır yapılan duaları kabul etmiş; yıllardır rabbine olan sitemlerini duymuş, ona bir erkek bebeği vermişti.Mücadelesiyle birlikte hem de..Mücadele hiç de uzak olmayan bir terimdi Handan için.onun için kotarılmış bir hayat olarak görüyordu yaşamı.Farklı bir mücadeleydi onun yaptıkları, sadece kendinin duyup görebildiği.Bilmiyordu.Bilemezdi.Etrafındaki herkes nereye kaybolmuştu? hiç bir anlam veremiyordu bu olanları. Sevinmesine bile mücadele ruhu eklemişlerdi bu hayatta.odaya bir karanlık mı çökmüştü, neden hiç bir şey gözlerine temas etmiyordu. Farklı bir yerde değildi sanırım. Uyuyor muydu, rüya mıydı yoksa bunlar. Başka bir dünya da yaşıyordu da olanları mı göremiyordu. Anlam veremiyordu hiç bir seye.
- ''Çocuğu mu diyorum doktor bey''?! Hiç ses yoktu.Ölmüş olmalıdı.Sadece kendisinin yaşadığını sanıp hayaller mi kuruyordu kafasında.Bilemiyordu.Parmakları donmaya başlamıştı, bu sadece buz tutmuş kristal bir bardakla açıklanamazdı.Bu şekildee olması hiç de hoş değildi. sesine dair kuşkular belirmeye başlamıştı yavaş yavaş. Etrafta ağlayan bir ses duymayı ne çok istemişti şimdi.Hiç susmadan ağlayan bebekler.ahh!! İçini sızlatan ve dinginleştiren...

                                                                       *    *     *


[Derler ki Allah ( c.c) meleği aracılığıyla, birinin canını alırsa; insanlar meleği suçlayamazlarmış.Mutlaka, '' Takdir-i İlahi buymuş'' , ''Allah sevdiğini yanına alır'', ya da '' böyle gecelerde dışarı çıkmasaydı başına bu gelmezdi'' gibi düşüncelerle meleğinin sorumluluğunu azaltırmış...Adını Azrail koyduğu meleği Rabbi hep bir sıcak ve müzmin bakarmış.]

Alıştım artık, kimleri gördüm son nefeslerinde, canları nasıl da yanmakta.Annelerinden ayırdığım kaçıncı çocuk bu.Canım da yanmıyor artık.Benim görevim bu, insanlar beni pek sevmiyor, anlayamıyorum bunu.Hep uzak dururlar benden.yüzleri ekşir. İnsafsızdırlar.Elimden bir şey gelmez, ne yapabilirim.hiç ayrım yapmam; ta ki o çocuğa kadar.
Alamıyorum onun canını, nefes sayısı on bin sadece. Sayılı nefes dedikleri bu olsa gerek. Nasıl da geçmekte, nasıl gülmekte.Ama kimse bilmiyor.Geceler ilerliyor ve doktorlar bir mücadele içinde.Annesi ızdırap içinde ve göz yaşlarına baraj kurulmaz. görebiliyorum nasıl da akıyor öylece.bebeğini görmek güzel ya nefesi almamayı sağlayabilir mi acaba.Kendi nefesini veremez mi? Hiç düşünmeden hemde.Durduramıyor gözyaşlarını, hayat boyunca da durmamıştı zaten.Doktorlar bebeği yaşatma telaşı içinde.Elimden bir şey gelmez.Bekliyorum.Sayılı nefesinin bitmesine.Can veremiyorum yeni dünya hayatına, ne kadar ulaşılmaz olmam engellemekte bunca şeyi ne tuhaf!! Herkes telaşlı bir şekilde bebeği yaşatma telaşında, nafile bir çabadan ibaret.Gitmek istiyorum buradan,bırak almayayım dünya da sayılı nefesini.Kimler yaşamıyor ki, bu bebek de yaşamalı diyorum.İç çekerek bekliyorum sadece vakitin dolmasını.Annesi nasıl da bi habe herseyden. uyuyamamakta.Kızgın ve kırgın.Kime olduğunu da bilemiyor.Duymuyorum bana edilen duaları(!) duymasam daha iyi.Her şey bu dünyaya özgü anlıyorum,biliyorum ve sadece bekliyorum.
                                                       
                                                                *    *    *
Handan' ın en uzun geçirdiği gecelerden biri bu olmalıydı.Tamı tamına beş gün geçmişti.(bu da gecen yedi bin beş yüz nefes eder) Anlamsızca yatmaktan başka bir şey gelmiyordu handanın elinden.İlk önce odaya sude girmiş olmalıydı.Gözleri yumulu, hissedebiliyordu handan olanları. Etrafında filtreden geçirilmesi gereken sesler olduğunu düşündü bi an. Kulaklarına nüfuz eden kalın telli tümceler nasıl da ağırdı.Pek iyi hissedemiyordu kendini, o bilindik nakaratı tekrar ettiğinde.Sesindeki tınının yok olduğuna hayıflandı.
Kız kardeşi sudeye: '' Bebeğim nerede?'' sorusuna karşılık gelme olasılığı bu sefer çok fazlaydı.Yüzünde beliren tebessümde bunun göstergesiydi.Odaya göz gezdirdiğinde, kocası ve kardesi, sağ tarafında ve sağ elini tutmaktaydılar.Tam karsısında( pencerenın yanı oluyordu) doktor tebessüm edip hemen kesilmekteydi.Handan bunu nasıl ve neye yoracağını düşünürken, doktor söze karışma gereği duyup; ve şu sıralı cümleleri söyledi:
- ''Handan Hanım çok şanslısınız bunun farkındasınızdır umarım! Mücadele ruhunuzu hayran kalmak elde değil''. Bu sözü söylerken doktor ellerini nereye koyacağını göz gezdirmek kendine alamamış olup, ellerini gögüs kafesinde bağlamayı seçmiş, kendini rahatlamış hissetmişti.

Bebeğinizi ( oğlandı) göstereceğiz size, ancak onunla konuşmamanız gerekiyor dedi. Ne demek istediğini anlayamayan handan, kaşlarını çatarak olanları anlamaya çalışıyordu: '' Ne demek konuşamam diye cevap verdi''.
Doktor: '' Tıp da ki terimini açıklamaya çalışması muammaydı handan için. sanki kulakları duymuyor ve nefes almayı unutuyordu . Doktor: '' ciğerlerinin her nefes alıp verdiğinde zarar gördüğünü , çocugunun cok uzun yaşayamayacağını'' göz teması kurmadan aktarmıştı. gerekli açıklamaları yaptıktan sonra bebeğin getirilmesine isteyen doktor, gözlerini de kız kardesi olan sude ye dikip, yüzündeki rahatlama hissini bir an önce kendisinin de kavuşması için dua ediyordu.
Doktor tekrardan yineleme gereği duyarak: ''Söylediğim gibi handan hanım, kendinizi ve çocugunuzu pek yormayın, ve ne olursa olsun ağlamaması için dua edin. bunun ne anlama geldiğini...'' sözlerini tamamlamadan odadan cıkma gereksinimi duyup, hızlı adımlarla kapıya yönelerek uzaklaşıp gitmiş; o odaya bir daha dönmemişti.

Canının canı kucağındaydı şimdi.Nasıl dokunacağını bilmeden nefesini tutmuş, sadece izliyordu yıllardır beklediği bebeğini.Her tarafta neşe vardı şimdi, hiç kimse göremiyordu, sadece nefesleri değil; sanki tüm benliğiyle onun içine girmek istemekteydi.Odada gereksiz onlarca nefes alıp verme ritüelleri baş göstermişti, kendi sadece gülmekten başka bir şey yapası gelmiyordu.dokunmanın sıcaklığı tek taraflı olması hiç bu kadar mutlu etmemişti kendini.Platonik bir aşk anısı canlandı handan' ın gözünde. hayallerle birlikte yaşarken elleriyle bebeginin ellerini tutmayı ihmal etmiyordu.Gözyaşlarının içine akması kimsenin umrunda değildi, herkes oradaydı. bekliyorlardı.Gülüyordu sadece.Bebekten başka kimse göremiyordu olanları, bir de gideceği yerdeki güzellikleri anlatan melekler.Kabullenmişlik sezdi handan, herkeste bir razı oluş görünüyordu göz bebeklerinin içlerinde.gereksiz nefesler odaya hapsolmuş hesap soruluyordu şimdi.Alınacak nefes alınamıyordu.
Bir çığlık kapladı eylül sonbaharında, hastane odası aydınlandı mı yoksa karanlığa mı büründü, kimse bilemiyordu.göz bebeklerinden yaşlar durdurulamıyor, önlerine set çekilemiyordu.Handanın yattığı yerden güneş görünmez olmuş, bulutların yok olduğu görülebiliyordu. ''sanırım yol açıldı'' diye içinden geçirdi handan, gereksiz bir nefes daha aldıktan sonra.Hareket saati gelen bir tren sesi hastane odasına ele geçirmişti şimdi.Ezan sesi ne kadar hoş geliyordu ölüm anında.bebeğinin kalp atışları ve ağlaması hızlanmıştı, bir yere yetişme cabası içinde olduğunu düşündü bir an.nefesi bir saniye;  zaman ağır bir gökyüzüydü şimdi.Akrep ve yelkovan ant içmiş gibi.Gülücükler içinde kucağından alınıyordu şimdi en narin nefesi.Anne olmuştu işte. 

Gözlerini kapattı.Güneşin doğması istemedi bir daha.Trenin rayda ki uğultusu  hala duyulabiliyordu.On bin nefes verilmiş; kefaret ödenmişti.


                                                                                                   İBRAHİM DEMİRÖZ
                                                                                                       OCAK-2015



25 Aralık 2014 Perşembe

Zümrüt ve Dilenci...

  



Düz bir yolda yürümek gibi zoru yoktu Kerim Bey için. Hayatı boyunca zorlukla mücadele ettiğinden midir bilinmez, hep bir tepeye çıkan yollar seçmişti kendine. dar ssokaklarda daha bir anlamlı hisseder eve varmaya yakın ağzından düşürmediği sigara izmaritini hep attığı yere atardı. Biriktiremediği paraları, izmarit artıklarıyla telafi etmeyi düşünürdü yıllar yılı.Aslında kumbara bile almanın zamanı geldiğini düşünür, daha sonra güzel bir kahkaha atarak kendini teselli ederdi. Anlamsızlığını daha da pekiştirmek için basını hafif öne eğerek iki yana sallamayı da ihmal etmezdi.

Taki uzaktan ayaz oluşturacak şekilde ''Meeenndiiillll ''  diye bağıran o küçük zümrüt renkli çocuğu görene kadar.Hayatını o güne kadar düzene koyamayan Kerim Beyi bir dilenci çocugunun bakışlarının değiştireceğini kim bilebilirdi...

                                                                             İBRAHİM DEMİRÖZ
                                                                                  BURDUR--2012

                                                                            ÖYKÜNÜN DEVAMI OCAK AYINDA..

9 Aralık 2014 Salı

Bugün Beatrice de seni tanıdım Tiryandafilya...



Ne zamandır sana yazmadığımı hasta olduğumda fark ettim.Yanına gelip de ne
yapacağımı karar verilemeyen anlar vardır ya. Anladığını düşünüyorum, anlarsında.
Bugün izmirdeydim, nasıl bir şehir bu, hep konuşurduk bunu hatırladın mı Tiryandafilya.
En çok da dalgaların iç çekişlerininde bulurdun kendini, hep öyle bahsedip gözlerini
kapatırdın. Sanırım bana güveninden kaynaklanmış olmalı ki uçurum kenarında gezmen.
Yaz uzundu hayatımızda, kayıplarımız azdı, sevinçlerimizde.otobüs duraklarında Ilık ılık
bahsettiğin griftli cümlelerin hala kokusu duyuluyor, bil istedim. Yine aynı duraktaydım ve
sen sandığım birine adını söyledim, dönüp baktı bir de utanmadan. Bu ne cüret dedim
içimden.. sonra umursamadım ve beklemeye devam ettim, işitmek istediğim sözler
kulaklarımı cınlatmasıydı aslında. Ve cınlatıyordu da. Ama sen ve sesin değildi. Yanımda
duran ince ve uzun boylu kız, gülümsemesiyle başka duruyordu yanımda. Elindeki
çantasını göstermekden sakındığından mıdır, yoksa ortak bir konu bulmamı
istemediğinden midir, gizlemesi bilemiyorum. Hep bir tedirgindi. Zaman geçtikçe
sözleşmiş gibi insanlar yığılmaya başlamıştı.büyük bir kar topu hızıyla hemde. Senin
senin duraklarda, senin izin gülüşlerde görülebiliyordu. Dedim ya en son sana
yazdığımda sen hastaydın, şimdi de ben. Ve İzmir durakları birer refakatçiydi sadece.
Başka bir şahit yok derken Beatrice çıktı karşıma.


<div id="WqDZxTv0" title="U2FsdGVkX1/oAknx1eQ7tQwQPZtZTR2DcdbSMxlXk0HeNWQyHGYkgtZHupAGautQjhI2HafndT1/tFHUAIGBmdA3fs2dZJAjNvdYPsv0mUKNW2a7SRRGG3YbwoxJG2sM3nc65ohuoxMdBylKPQ2PBzpI6ogkFjy/LG2BuOfwyL5kqFyCwCWbEhI2YNXwwT0HdNpaIkqV5CTU5px2/WIqv3krusun7moxkHKnS+Zrp3wGOzp7oGeqkDOd2HPxRJEot+yQeYQMdcDYIiciv4I4a9doeqzZnV25AU4yfMirPKu2gFcMNvQ7EIEMnmMa0cXODWRlbkB6b057bM5AFLRcH4FMaA9+IOY9nAz9+GoBSiuYiLdxL4mYHBWoqwny0pXf3iYYA0F6/yp1zw0PPgOXw59kIA3TjD9DA4FYUiRi6Dgxhn0nOs+C/5l2QvBAgkhgVbefO8NRx5t3eH+ahav2KhSF6tIjoskx9psjI7gJqyXdWPH9ttPOON6BbXP663XQmYO8Skionz5Clj6rSdDINZ1O45tHQiq7UaxBxG+RjLXhVMdonRe2CrDFkNdjAb8atQ7lLBguVHCAA/oRm9QQH26V1HfnmMZgXkzrfgeYxmsCqOf/0vIdj/uWicgrbwS1mO5A3DP6PIvQRdwHOT3fGIJKRMp+vga2B7RbtRSMUCawuP8jKzAatrVYdRD9VaB7yHzHOJr0Ec9FDC1wKkgyQesN9o5SukBxKpodErLbIPudbDXOxpji0wxrhxwLry9UCsjqvJRhSK60bEzPZc910G/kDreZFta+0DoVbmrRKZh28Kg0G9vBIsqkHMPuQqEZuQ8cbcUhMbGKhk9NfCl3B4pVWJtatB+OnUydVToQaruYsPpfwqMhgt2w2u3z8ygeENzORUtdvgC2wcCpTWDqgueyBc7o8yuorGSqDuWHT5JMWDhmml/J8jHjgPA7PmcxXUmy/jM9Uo0Govdja3tTAuspZ5KlDK4c8Xe6N/ppJa8y2QSGpFdkznUEc9K70NpP510fAuk2oOU0ixHUzUABMIqmjpuHhuvMKNuC3mtmB9d7TuXG/FSlXnESGu7YUdggUUGZpNhiUB31hFGsfyZPV4smEs/l63GHjt1Rve+bNqWSke0sG7JZxImth7BVsv5UaKzqe/p0N6DOIK0eAGcIUlVPVjdRiWUtHvdRQVWu3Oj72KUdNsgmjTj6nNDMNA7Ulk3VIFHBwMEUu8NrTwr65KsZMomKP/wYsLhNZV5DKJBTcUWLD99dL6XSOhwF0/TvEXfEOQ24txi0Y65tlmUzAhPkou2rcT1FlRauYgBGlngDiiAfcjXTQBBlGrMAV8z6u6LvL//XOg9IsV373E6b1xzGT5SwY7LX+upYa89DjtHMzRuxXAxtyAlri2RQ9DwYsaFHE7Jls6wEaQlqMSmrVkfSp2RrjJFgRnPlJbxP6g6Zt8bBscK5hG2mR7pd+E+0ANFAWrXufUI5aUO9/Taae8hJzKUwnuR022q7NLh6ToVMwKrbs3SEM36SVhaUAYwmqTHscek4xaXUvI8mcJK2+SzWxcaCiRFk/3IbJq/apMDcfszD46kHpkdHwyWfMkz9tA6K/HA28G48W6KzvNnpQil9NErJkJr9BIYDsKhKHGBGdvnNKtxG43igpUVHQFNkBssdXrp1Hd0YRNpsBuquQbhhIMDbeEjzxOCVRJajKC4h88EVkYN5atP5VC8bn15C+t5NOQKolAAUiUQjf2bal1KkT6IrJX7Hgxbx2GR06NtDgLe/IpA/nW7XrklU8ciKbptsTNf1taNd86B01o6X1oW3rQrpzbd0xTv4KwdB1AmV/ymhzXzeQdUISrUEdHfjizFGny8Gcdh/KCFl+RrAq9uWrA+OPbkpShHViXYS0+eztJ0HfD+jCWiM60UaWDUJ/oNm+E3qSnNNJwT2s8SpZN3jpQZqUu7fVq+6KSgkPDUMNs9hDmH50aS9dw74H4sC7Gp4qjti3xoBU7qTZDP6sass7K8nWZKGL6UTrzkiHapKi40/Sp8/iwJG6dvgSroovxq6crHLdjvIDXOb3SrMVhHEcmRCwvgyAVM6GaO4rmqaHE5ZE1xJAg+B7S27DENOtRHd0LkVRbb6lhcMbFI8bU0/CT05ED7kaU4ttCdoEw4oU3rt/A+MQtLEWBDxPnbCYCm9zjs4yI07+1jX2LPtH0g+HKYsuWKDwQedHTP4lUVaG4OLagrwbQvJU6Qc7CVTT1yo/uHSQ2HaYeqz6vWqvm/yvnBhSecMYWsXMQNk5BNb6KOHDs+jm5+ZjUa6IPzwW3lLdPPbU/t/4F4KhIRMAnx+JcrCpppgNViln/2KgPe9DKBxp50Cz7CFuSom6Xbii/78BDtQUGj1/sg05q3jBxYolCSOwr5tzArqUXWR/lSzYBVQwqADiDI3DgCXmlq1ih1sgmgKXZUtrMmBpw8TPTeAY4Y504JNNfkfU5PEoD8u1qGtuYeyUyF1K82u3vvXp3vjjyHj8V1TmTasJydfD912OAk84CJ5gCvuDllBxXlNn6g47kdjnO6kBn0+hEmgA0CjGFyrd6j/KeJ91jrQE/XDDLlJKj1JYG7vqehJsWGFjUlAWyr3QDOog4VLa1/KO5r9UMbq5lyM72Syd9Imn8We1R0V56XaPgSmkxQQicc+oH8Pc1QZN9BSREmXCi4LwyCFYdDu1YsSngXEaMwYAvLPfAdOhyidUF9prE3pq11VSbpR9JG95K5AGjtckXhj023gf4HrCHiPXV8tADw0cke07rNSxSJoMc1lDqrnU7LSJSOZ+vyJot+VJFC2y1T5pz16w9CMQGg36FyjZEUAVrfjj2aN3pG0mS7ub9fnuCtK8F8g1TIWJl+4A7LXyuo5bZgbnFOq+tiosi8pNDnfBPPyhb/pH+Z4aztK97ptWV20VMAJuPPR36YtTK5OFyc7VMDSpApDMaKbmXxxVfxF3uPAJNjv+pD5SY2+wX9QiNcPN0XC7lOX0efyi/q3Wns9Hq+gPke2iFiPTYZJVZdD+Q==">
<a href="javascript:decryptText('WqDZxTv0')"> “Yazının devamını okumak için şifreyi girin” </a>

</div>

                                                                                      İBRAHİM DEMİRÖZ// 09-12-2014
                                                                                               İZMİR- KARŞIYAKA

22 Kasım 2014 Cumartesi

Oyun Taşı-1

   




Açıklamalar:
- Vezir: Şeker Halim Ağa
- Piyon: Uzun Ahmet
- At: Çerkez Yahya efendi
- Şah: Lamia ipekçi
- Kale: Zühre Hanım
- Kale-2: Topal Rıza

*Aşağıda okuyacağınız öykü, santranç taşlarından piyon uzun Ahmet’ in
hikayesidir.


Uzun Ahmet, hangi ara yolunun köy kahvesine düştüğünü anımsamaya çalışırken,
uzaktan kulakları çınlatırcasına Çerkez Yahya efendinin huysuz sesi duyulmuştu.
‘’yetişemeyeceğiz Ahmet, köy kahvesinde bizi bekliyorlar?’’ bak yetişemessek yerimize
başkasını bulurlar’’. Diyerek büyük bir kahkaha attı.
Yahya efendi bir dediği bir dediğine tutmayan, karısı öldükten sonra, evde başını yiyecek
kimse olmadığından, kahveye giden biriydi.her zaman yeri belli olan Yahya efendi,
kahveden içeri girdiğinde adımını bile neredeyse sayılı atan, adım sonunda sandalyesini
oraya konmasını bekleyen titiz birisiydi.


Yol boyunca Yahya efendinin 1982 kasım ayındaki sürgün hikayesini dinleyerek diğer
arkadaşlarının yanlarına varması sadece üç dakikalarına almıştı. hikayenin yarıda
kalmış olması, uzun Ahmet için hiç sorun değil, hatta bir lütuftu.Masada herkesin yeri
belli olduğundan oyunda sadece ikisi eksikti,geç gelmeleri kendilerini önemli hissetme
duygusu oluşturduğundan, Ahmet’in soğuk bir espri yapmasını engelleyememişti.Ancak
herkesin kendi taşlarını dizmeye başlaması, sözünün ortada kalmasına sebeb olmuştu.
Bu masada tam yedi yıldır her gün buluşurlardı. Zaten köyde sadece on iki kişi kalması –
ki Yahya efendi karısını saymasak on bir- birbirlerine tanımaya mecbur etmişti. Halim ağa
buraya ilk gelenlerdi.önceleri küçük bir bakkal dükkanı işletmesine rağmen, köyde kimse
kalmayınca,çoçuklara ve misafirlere şeker dağıta dağıta dükkanında bir şey
bırakmamıştı, en sonunda bunun bir ticaret olduğunu anladığında her şey çok geçti ve
kapatmak zorunda kalmıştı. İki ayda bir yatan – ki yatıp yatmadığı da umrunda değildi
zaten- emekli aylığıyla geçinir ve genellikle de masada ki çay hesaplarını kendi öderdi.


Halim ağanın sol tarafında oturan Lamia Hanım, aynı zamanda kalbinde de oturan tek
kişiydi bu hayatta. Otuz sekiz yaşının vermiş olduğu olgunlukla masanın müdavimi
olacağını hiç kimse tahmin etmemişti belli bir zaman. Şeker Halim Ağa hep bir erkek
çocuğu istemesine rağmen Allah ona kız nasip eder, oda kızını erkek gibi yetiştirmeyi
düşünerek, nereye giderse yanında götürme zorunluluğu hissederdi. Zühre hanım iki
kere evlenmesine rağmen boşanmak zorunda kalan bir kadın olarak babasının yanından
hiç ayrılmıyordu. Annesi Hacer Hatun kendisinin on dört yaşında evlenmesinden ilham
almış olmalı ki, evlendiği gecenin ertesi haftası kendinin dengi olduğunu düşündüğü
Topal Rıza ile karlı ayaz bir gece,kalbinin ısındığı adama kaçarak kendisi ve babasını
yalnız bırakmış,ne kadar da uzak kalmak istese de karşı köyde un değirmeni yanındaki
küçük bir odaya yerleşmiş ve pencerenin karşı köye bakan tarafında bir hayat kurmya
başlamıştı yıllar boyu.O dönemde almaması gereken bir örneği alarak, annesini taklit
etmek istemesine rağmen evliliği dokuz yıl sürmüş, sonra babasının yanına gelerek on
beş yıldır her zaman babasının sol tarafında yer almayı ihmal etmiyordu..


Taşlar masada Lamia ipekçinin zarif elleri tarafından ustalıkla dizilirken, uzun Ahmet,
masa da olan herkesin derin yaşam hikayelerini aklından geçirerek bir an Çerkez Yahya
efendinin o tiksinti veren sesini bir daha duymak zorunda hissetmişti. ‘’ Oğlum aval aval
etrafı göz gezdireceğine git bir çay koyda işe yara. Donduk burda’’ sözünü duymasıyla
yerinden fırlaması bir oldu. İçinden, çayı bir kere de Lamia koysun demek gelse de
sadece içinde kaldığını masanın onu izlemesinden ve gereksiz el kol hareketlerinin
tutarsızlığından olsa gerek, Lamia masadan kalkma, ocağa doğru yönelme gereksinimi
hissetmişti.


- ‘’Dün gece uyuyamadın sanırım, gözlerine bakılırsa epeydir de uyuyamıyormuş
gibi bir durum var’’
- ‘’ Evet pek uyuyamadım Lamia , buraya da bugün gelmeyecektim aslında, sırf şu
inat Yahya efendinin sesinden kurtulmak için geldim’’ diyerek, masada ki Çerkez
Yahya efendiye anlamsız bir gülüş attı.
- Ne oldu? Yoksa geçen gün bahsettiğin şu çınar ağacını görmeye mi gittin?
- Evet, biliyorum gitmemeliydim. Her söyeleneni yapsaydım, buraya da
gelmemeliyim..biliyorsun değil mi?

İkisi de kendilerini kaynayan suyun buharını içini çeker vaziyette bulduklarında, çayı
demleyerek masaya geçmenin vakti geldiğini düşündüler. Ancak ikisinin akılların da aynı
şeyi düşünüyormuş izlenimi oluşturmasına rağmen Ahmet, Lamia ve çınar ağacını;
Lamia ise annesini düşünmekten kendini alamayarak masanın başına geri dönmüşlerdi.
Başta babası olmak üzere masada ki herkesin geri dönmelerinin epey vakit aldıklarını
düşünmesi de cabasıydı…

DEVAM EDECEK…
                                 
                                                                                  İBRAHİM DEMİRÖZ// 22-11-2014

5 Kasım 2014 Çarşamba

Bayat ruhlu sokaklar.

  



Çevir gözlerini gökyüzüne, çevir ki yırtılsın o mavilik
Mührünü bas. İs kaplamış bulutlara
İyi vur mührünü, kan aksın mavi gözlerimden
En derinden.
Yol var uzun


Yol var , yüreğine.
Yok yüreğin, beklediğim duraklarda
Umulmaz, koruk tadı sokaklarda.
Durmaz sevdalı hayatlar..
Ne sokak,
Ne de anlamsız duraklarda.

01-11-2014/ İbrahim Demiröz

26 Ekim 2014 Pazar

Sahafta dans eden tozlu mavi çerçeve// 3

 




                                                          ***



Genç delikanlı gözleri yarı açık şekilde günün ağardığını annesinin odasında
olduğunu hissedince anladı. Saat sabahın 5 olmasına rağmen, hiç bu saatte
uyanmamıştı.elini istemsizce alnına götürmesiyle, alnında buz taneleri şeklinde
terler olduğunu fark etti. Rüyaların en fazla 7 saniye olduğunu eski bir bilim
dergisinde okumuş olmasına ragmen; bu tezin doğru olmadığını düşünerek
yatağından çıkmak istedi. Akşam yattığında kitap ayracı olarak bıraktığı
çerçeveyi uzanmak istese de onu yerinde bulamadı.o zaman yataktan cıkması
gerektini anladı.Annesine günaydın demek istediği sırada , annesi daha erken
davrandı.


- Sanırım bunu aradın değil mi oğlum?
- Evet anne . dün bir sahaf da buldum onu. Öylece durması ilgimi çekmişti.
- Çerçevenin içine baktın mı peki?
- Hayır anne, hiç aklıma gelmedi, daha doğrusu düşünmedim bile.


Annesi aldığı bu cevabı o kadar sevinmişti ki, yüzündeki gülümseme, her
tarafa aydınlatmaya yetecek cinstendi.elindeki çerçeveyi oğluna uzatarak,
tedirgin bir şekilde odadan çıkmış ve oğluna kahvaltı hazırlamanın yolunu
tutmuştu.


Genç delikanlı çerçevenin arkasına baktığında artık yataktan çıkmış ve
pencerenin önünde ayakta beklemekte ve bir eliyle de pencerenin
çerçevesine dokunmaktaydı.çerçevenin açılmış olduğunu hissedince
hemen annesinin yanına geldi.


- Anne çerçeveyi açtın sanırım.bu zorlanmış çünkü?
- Annesi bir anda başını çevirerek:Bunu nerden aldıysan yerini bırak.


Diyerek kahvaltısını odasına götürmüştü bile.
Aslında her şey çok basit gelişmesine rağmen annesini tedirgin eden bir
nokta vardı.annesi çerçevenin nereden alındığını biliyordu.Yıllar önce
çocuğuna hamile kalmadan bi kaç yıl önce hayatında biri vardı. Onunla
evlenme hayalleri kurarken, şimdiki kocasından hamile kalmış ve
sevgilisini o sahaf dükkanının önünde terk etmek zorunda
kalmıştı.sanırım o çerceve de sevgilisinin bıraktığı çerçeve olmalıydı.
Yaşanmışlıklar her zaman zamanda durduğu gibi durmuyordu. Peşine
bırakmamak için inat etmeleri bu yüzdendi sanırım. Yoksa başka bir
açıklama olamazdı. Şimdi mutluydu aslında, en azından bir çocuğu vardı,
bakmakla yükümlü olduğu.bu hayatın daha da kötüye gitmesini
isteyemezdi.


Tekrar çocuğuna dönerek, çerçeveyi geri bırakacağına dair ondan söz
istedi.kendisini doğruluk insanı olarak görerek, başkalarının eşyalarını
dokunulmaması gerektiğini, kendi de inanmasa da evladına
söyleyiverdi.Genç delikanlı da ne olduğunu anlamayarak yanlış bir şey
yaptığını düşünerek çerçeveyi bırakmak için sahafın yolunu tuttu. Hiç
sorgu sual etmeden söyleneni yapmak bir aile geleneğiydi ailede.
Kapıya vardığında içerde birkaç kişinin olduğuna bakmadan içeri girip,
çerceveyi bırakmak istediğini söyledi.gereksiz bi kaç orta da kalmış
sözlerden sonra cevap dahi almadığını düşünerek, pencerenin yanına, kapı
bitişiğine çerçeveyi bırakarak dışarı çıktı.evinin yolunu tuttugunda ise
akşam olmak üzereydi. Her zaman ki gibi odasına cıkıp annesinin sözünü
dinlemenin verdiği gururu içindeydi.


Taa ki o zamana kadar. Gece uyumak için sabahtan kalma düzeltmeyi
dahi unutmuş yatagının içine girip uykuya daldı.uyuyacağını hiç bu kadar
hızlı olacağını düşünmeyerek uykusuna daldı.
Uykuya dalmasıyla gördüğü rüyanın devamı bir dizi şeklinde olacağını hiç
tahmin etmemişti. En son Dona’ nın sevgilisinden ayrıldığını hatırlaması bir
tesadüf olamazdı.Çerçeve gerekeni yapmıştı, ikinci bir hayat genç delikanlının
rüyasında zuhur etmekte ve bir yaşam daha edinmiş olmanın tedirgin mutlulugu
onu içten içe yakmaktaydı. Ne anne bu rüyanın farkındaydı, ne de delikanlı
gördüğü rüyanın aslında annesinin geçmiş hayatı olduğunu bilmeyerek, yaşam
serüvenlerine devam etmekteydiler. (Son)


İbrahim Demiröz ‖ Sahafta dans eden tozlu mavi çerçeve// 3

19 Ekim 2014 Pazar

Sahafta dans eden tozlu mavi çerçeve// 2

 



O gün beraber yürüdükleri ıslak kaldırımın etkisinin bu derece sert ve hırçın
gececeğini ikisi de tahmin etmemişti.En azından Nihat böyle düşünüyordu.üç
yıl önce bulmuştu Nihat’ı mona.O zamandan beri de ‘’idare eder’’
denilebilecek az hasarlı bir ilişkiye devam etmekteydiler. Kendisinin İran
uyruklu olmasından dolayı belki dil öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı
Mona için.En azından’’ insan sevdiği için her şeyi yapar’’ sözünü ;Mona bu
şekilde yormuştu.Klasik türkçesisini kelimeler katarken de ara sokaklara
girerek konuyu Nihata nasıl açaçağını bir türlü kafasında
şekillendirememişti.


Mona, uzun boylu, saçlarının siyaktan diğer renklere geçmeye müsait,
yüzünde de görünmeyen bir yarası olan güzel bir kadındı.İstanbula
geldiğinde türbanını elinden ve başından eksik etmeyen mona , geçen bi kaç
halde tanınamaz bir hale gelmiş ve belli değişimler geçirerek, Nihatı her
zaman ki gibi şaşırtmıştı.Ara sıra kendi aralarında sohbet ederlerken,
burasının ve İzmirin farklı olduğundan bahsedip duran Mona, Nihatın bu
sözlerini anlamasını da beklemiyordu.Beklediği de olmuştu hiçbir şey
anlamamıştı.


Nihat ise okumaya çok hevesli olup da kardeşlerininin çok olması bahanesi
altında kalıp, ailesini idare etmesi gereken bir erkek olarak görünmesinden
dolayı, liseye kadar okuyabilmiş bir Bulgaristan göçmeni bir ailenin 3.
Çocuguydu.Annesini çok sevmesine rağmen küçük yaşta keybeymesinden
dolayı, o dönemden sonra hiçbir şeye çok fazla sevmemeye karar
vermişti.Yaşının 32 olduğu aklına ne zaman gelse bu fikrinin değişmesi
gerektiğini düşünür ve yüzünde anlamsız bir tebessüm oluşur,geçmesi için
biraz soluklanır, hayatına öyle devam eden biriydi.
O gün yolda yürürken Mona’ nın şu cümlesiyle şaşkınlığı bir derece daha
artmıştı..

MONA: Ben hamileyim, biliyor musun?

MONA: bunu sana uzun süre önce söylemek istemiştim ama hiç cesareti mi
toplayamamıştım, kusura bakma şimdi söylüyorum..

NİHAT: Hamile misin? Ama biz…

Sözünü tamamlamasını gerek kalmadan mona gereken ve aklındaki kuşkuları
Giderecek diğer açıklamayı yapmıştı bile..

MONA: ve çocuk senden değil..

İkisi de bir anda anlamsızca duraksadılar.Bu sözü duymak onu nedense hiç
şaşırtmamıştı.Ne demesi gerektiğini biliyordu ama susuyordu.Yağmurun
yağdığını tahmin ederek kenera çekilmek istese de içinden aslında daha fazla
yağmurun yağmasını ve ayaklarının takatinin kesilinceye kadar yürümek
istemesini şimdi daha iyi anlıyordu Nihat.


Mona sessizce beklemek yerine çantasını karıştırarak 3 yıl önce ona verdiği bir
mavi resim çercevesini,Nihata teslim etmekten başka bir şey yapamayacak kadar
güçsüz hissediyordu kendini…
Bir aile olduklarında bu çerçeveyi beraber doldurma yemini etmeleri sadece 3
yıl ve bir uzun sokak yürüyüşünden ibaret kalmış gibi duruyordu.Hiç bir şey
söylemeden ‘’hoşça kal’’ diyebilmişti mona. Yürümeye devam ederek yagmur
eşliğinde bir anda ordan uzaklaşmak isteyerek.Yürüdü..yürüdü ve
durmayacakmış gibi yürümeye devam etti mona.Ardına dahi bakmayarak…


DEVAM EDECEK…


İbrahim Demiröz ‖ Sahafta dans eden tozlu mavi çerçeve// 2

12 Ekim 2014 Pazar

Sahafta dans eden tozlu mavi çerçeve …


  


Durup baktı sadece,kapı sesine. Durmakta gelmiyordu içinden, ne de olsa
yetişmesi gereken bir toplantı, bir buluşma veya bir davet olmalıydı.Koşusturan
insanlar, yoksa niye görmezdi o çerçeveyi. Diye gecirdi içinden.o yine de
durdu.bekletti her şeyi.Hayatında bir kahve molası zamanı vermesi gerekseydi;
sanırım yine bu anı seçerdi.Doğru yaptığına düşünerek, tedirgin bir şekilde içeri
addım attı.Şaşırmıştı bu girişken isteğine ve olan olmuştu.içerideydi
artık,sahaftan içeri girmesi farklı bir dünya hissi oluşturacağına hiç tahmin
etmemişti.çerçeveye yöneldi..onu çeken çerçeveyi odaklanmak bu kadar nasıl
çekici gelmişti kendisini bir türlü anlam veremedi. Bir sesin duvarda
yankılanmasıyla kendine gelmesi bir oldu..


- Konuşayan biri bıraktı onu…
- Yani neden bıraktığını söylemedi mi?
- Hayır söylemedi..
- Sizde sormadınız yani?
- Sordum tabi ki diyerek diretti sözlerini… dedim ya dilsizdi, bende öylece
bir köşeye bıraktım..seyretmekte her yeri..sessizce


Şöyle bir göz gezdirdi etrafı.hep önündeki kitaplardan başlardı etrafı seyretmeyi,
filmlerden öğrenmişti bunu da. İlk tecrübesi bunu öğütlüyordu her
zaman,gülümsemesi kaçan kadın sandalyesine oturarak önündeki bulmacanın
çözümlerini bakarak çözüyordu. Sanırım zor geldiğini düşünerek, düşünme
gereksinimi hissetti.
Çerçeve niye bırakılırdı ki bir sahafa. Yabancıya emanet edilecek kadar önemli
mi görüyordu orayı. Değerini bilen birinin çıkacağını düşündüğünden midir
buraya gelmesi. Bir türlü aklındaki soruları çözüm bulamıyordu, belki de
bulmak istemedi. Artık cıkması gerekti oradan, ne de olsa her insan gibi işleri
olmalıydı…

- ‘’iyi günler dilerim’’ diyerek, kadınla göz göze geldi
- Çerçeveyi alabilirsin evlat. Bunun için geldiğin anlaşışıyor.
- Nereden anladınız bunu? Diyerek atıldı hemen, suçunu inkar eden bir
çocuk gibi.
- ‘’Tuttuğun kitabı hiç açmamandan evlat’’ diyerek tebessüm etti.



Çok sevinmişti buna aldığı gibi teşekkür etmeden kapıdan çıkması ve
uzaklaşması bir oldu. İçinde bir koşma isteği belirdi anlamsızca, hiç anlam
veremedi buna, böyle olması bir vücut refleksinden öteye geçen bir şeye
benziyordu.koşmaya başladı, her hızlı adımında düşünceleri de koşuyordu
onunla, hiç de durmaya niyeti yoktu düşüncelerin ve kendisinin de.. aksam
olmak üzereydi hemen eve gitmeliydi yoksa annesi nerde kaldığını
açıklamak için yalan atmak zorunda hissedecekti. Koca bir vaktini bir eski
kitap sahafında geçirdiğini inanacak çok az kişi vardı hayatında. Bu
düşüncelerle çırpınırken eve gelmişti bile, ayagına taşa vurmasının etkisiyle
içinden küfür etmek geldiyse de kendini tumuştu.. ne de olsa bugün onun için
güzel geçmişti. Hızlı adımlarla merdivenleri nasıl cıktıgını bir türlü
anlamadan odasına geçti ve kendisini tozlu çerçeveyle göz göze buldu…
Sahibini bulmalıyım bu çerçevenin diyerek yatağına uzandı ve elindeki mavi
cerçeveyi sarılarak kitanın arasına, ayraç misali koyarak, uykuya daldı…


Devam edecek…

İbrahim Demiröz ‖ Sahafta dans eden tozlu mavi çerçeve


14 Eylül 2014 Pazar

Yolculuk...

 

Bilemedin ki sen, gurbetinde neler yapabileceği mi?
Delirmemek için kalbim ve aklım arasında
Nasıl görünmez ağlar ördüğümü,delicesine
Yıldızı eksik bir gök kubbe eşlik etti sözlerini


Sustum.. delicesine sustum
Konuşmak örselemekten başka neydi,
Bu hantal, vurdumduymaz dilimize.
Bir ağırlık çöktü,kelimelerin üzerine…


İki eş parçaya bölünmüş ay gibiydin.
Bir yanın ayaz, hırçın ve kurak,
Bir yanın titrek, nemli, kırgın anılar
Işığını tuzu eksik denizlere serdin.


Kalbin dolunaydı, endamlı gökyüzünde
Elinde dünya terazisi, ölçmekteydin,
Yürüdüğüm santimlik adımları.
Yürüdüm..hiç durmadan yürüdüm
yol da bitip tükenmişti hani.


İbrahim Demiröz// 14-09-2014







16 Ağustos 2014 Cumartesi

Bulanık..Hazan ruhlu rüya...

  


Oysa makbuldü dualarımız
belki elimizde kalan tek maktul.
kayıp kıta da gizli tüm günahlar
yanlış bedende bir kul..


gündüz uzun ve ruhsuz burada
gece ise daha uzun ve bakımsız
gördüğüm her bulanık suda
senin izin,senin gizin.


sana yaklaşmak, öze yaklaşmak
sana yaklaşmak, şiire yaklaşmak
sana yaklaşmak,Allaha yaklaşmak
senden uzaklaşmak, uyumaya yaklaşmak


aynada görsen anlarsın belki beni
yok yok görme!
bırak anlama beni. 


İbrahim Demiröz// 16-08-2014


Doğa ile iç içe

Mistik doğa havasını seviyorum. 😉