[Aşk] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
[Aşk] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2024 Cumartesi

Askıda Aşk

Hani bir zaman kendine ihtiyaç duymuştun
Yetmiyordu sana varil dolu tonlarca sular
Geçip giderdi hayat önünden heyhat.
O gün bu gündür uğramıyormuş inat ki ne inat
Aldım öteye koydum adını, işte buydu sanat
Veremem sevgini geri; o bulunmaz bir milat.
Gel satın almadan yaşayalım,belki budur
 hayat üzerine hayat!?
Kulaklarına ve sana ait olmalıydı bu tirat!
                                23/ Kasım/ 2024

23 Mart 2020 Pazartesi

Yara Sahibini Arar [ Öykü]

 Yeni öykümle tekrar karşınızdayım...750-770 kelimelik öykümün 15:00 itibariyle 450 kelimesini bitirdim . Şimdi karakterlerimin  serinlemesine izin verme  zamanı.

https://youtu.be/FCOzD0ZbQWs


450/460 Kelimelik birinci bölüm aşağıda 👇


Derin bir akşam önüydü, sessizliğin binlerce tonuna inat, kazancı bol bir gece olacağına adı gibi emindi Miray. Güçlü birkaç nefes almak kendine gelmesi için yeterli enerjiyi  bir nebze olsun yükseltmesine sağlamıştı.  Ya da öyle hissetmek istiyordu ve bu duygu ağır basması için elinden geleni ardına koymayacaktı. Ayaz ise hala duş alıyordu, çıkmasını istemiyor cunku bu sürecin nasıl gideceğine dair  hiçbir fikri yoktu. Aslında iyi de olmuştu, bundan sonraki hayatına başlamak için güzel bir basamak olarak bile kullanabilirdi. Ancak şu an hiç iyi hissetmiyordu kendine... Bazı gerçeklerin yüzündeki yansımasına merak ettiği için aynaya baktı bir an da.Çok utanıyordu kendinden, nedenini bildiği halde bu sürece girmek onu değiştirecek miydi? 

“Ayna karşısında bu kadar vakit geçirdiğini ilk defa görüyorum Miray" evet bu onun ses tonuydu, Ayaz’ın.Naif değil hayır, en azından bu saatten sonra değil. Tebessümünü aynadan görebiliyorum , hala çekici ve kışkırtıcı. Böyle mi kanmıştım kocama? Herkesi ve onu böyle mi kandırmıştı?  Öğrenmeliydim.Hicbir gerekçe göstermeden Ayaz ve diğerlerini öğrenmeliydim . Tebessümü hala yanaklarimda ve benden cevap bekliyor dakikalardır. “Evet canim ayna karşısında  vakit geçirdiğim an diyebiliriz.” Yüzünü nasıl da yere çevirdi,  utangaç... “Seninle konuşmak istiyorum ayaz, giyinirsen sevinirim...Ve lütfen cevap ve soru sorma hakkıni sonraya sakla... Bekliyorum seni...” 
İrem’in dediklerine düşünüyorum, “bunu yapabilirsin sana inanıyorum” sözleri kulaklarımda çınlıyor.  En çok da yüzünün alacağı hale merak ettiğim için bu konuşmayı yapacagim. Aslinda bir o kadar da komik geliyor, biraz kendime gelince. Hayat bu, nelerle karşılaşacağımıza kim bilebilir,  kim dengeleyebilir duygularımızı. Neyse hazırım,  kıyafetimi bile hala kocama göre hazırlıyorum baksana. Beyazlar içinde kirlenmiş sorular biriktiriyorum .  
- Kahve koymamı ister misin, miray sana diyorum duymuyor musun? 
+aaa, geldin mi hiç fark etmedim.
-Kahve diyorum, ister misin?Konuşma boyunca iceriz ne dersin, seversin sen.
+Sen kendine koy ayaz, su an içmeyi düşünmüyorum . 

Yanina yaklaşıyorum mutfakta, sırtımı dayadım ve yüzüne bakıyorum alttan. Ve soruyorum hazır yakaladığı mı düşünerek.  
“Bunu bana nasıl yaptın, fark etmeyeceğimi sana düşündürten ne oldu Ayaz? Söyler mısın?
Ayaz, bir anda elindeki kahveyi bıraktı ve yari şaşkın yarı merakla “Ne demek bu Miray, neden bahsediyorsun? “  Gülüşmelerimiz bu sefer karşılıklı değildi ve üzücü hic değildi, değişik bir mutluluk sezinliyorduk ıkimizde.  Elimle göstererek karşı apartmana işaret ediyordum, “o kadından bahsediyorum, Sanemden. Sana onu tanıyor musun dediğimde,  bana ‘hayır’ cevabını verdiğin o kadından. Ne zamandır tanıyorsun, ya da ne zamandır beni bilerek aldatıyorsun?  Hiçbirine şimdi cevap vermeni istemiyorum Ayaz. Hâlâ sırıtmandan inan seni de anlayabiliyorum.”
Yemek masasında karşılıklı oturuyoruz, bir sigara yaktım ondan cakmagini ödünç alarak. Üzgün değilim, üzgün olmamam onun bende yansıyan golgesinden olsa gerek. Beraberce karşıya bakıyoruz, onun özel adıyla Sanem'e. Oda bize görüyor eminiz ıkimizde. Üçümüzde en kaliteli kahkahalarımizi atmak istiyoruz ;ama bir olay bir düşünce bize engel oluyor. Ayaz eliyle yüzümü kendisine cevirmek istiyor ve “Ben hep sana aşıktım miray, lütfen inan!” dediğinde aniden kalkıp masadan tokati indiriyorum yüzüne ,ortalığı şenlendiriyorum.  Mutlu olduğuna eminim, ben mutluyum çünkü.

[Birinci Bölüm Sonu...]

Ibrahim Demiröz /Yara Sahibini Arar

Not-1 : Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir. 









7 Kasım 2018 Çarşamba

Trende Edebiyat Sempozyumu Bildirisi

Metinbilim Enstitüsü Derneği'nin düzenlediği Uluslararası Edebiyatta Trende Edebiyat Sempozyumu'nun (12-14 Mayıs 2017 Turgutlu- İzmir) bildiri kitabı pek yakında çıkıyor.

Turgutlu (Manisa) garı, Tarihi Alsancak Garı (İzmir) ve Turgutlu - İzmir arası tren yolculuğunda gerçekleşen oturumlardan oluşan sempozyumumuza desteklerinden dolayı; Turgutlu Kaymakamlığı, Turgutlu Belediyesi, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü'ne, bu kitabın hazırlanma aşamasında bizlere katkı sağlayan Mektebim Turgutlu Kampüsü ve Türk Edebiyatı Vakfı Yayınlarına ve uzun zamandır bu kitap için çalışan editörümüz Dr. Umut Düşüne çok teşekkür ediyoruz.

Bu arada, Uluslararası Edebiyatta Tren Trende Edebiyat Sempozyumu özgün bir Metinbilim Projesidir


12 Ağustos 2017 Cumartesi

Arş- ı Endam

Arş bir anlam ifade etmiyor Beatrice olmayınca
Dolu dolu yağmur taneleri var icimde çağır biat edeyim
Hangi gülücük tozu yamadi karanlık ruhunu söyle?
Bir yerlerde yıldızlar kayboluyor etraf aydınlık, töz
Sızladı kaburgalarim bu gece mavi duygu içimde
İllegal öpüşmelerde aradım kanayan hüznün dibimde
Safakta bir yangın patlak verdi gormeliydin etrafı boğan kızıllıgı
O an hatırladım seni beatrice saçların rengini çalmıştı tanrı


Iteliyorum seni kavuşturmak tek derdim, anlamıyorsun.
Bilmek ile bilmemek arasında kalıp içeri alıyorsun
Çiğ bir ayet dönüyor dudaklarinda bunu iyi anlıyorsun.


Çoban yıldızı altında caz dinlemek isterdim seninle
Apoleti sökülmüş subaydan bozma insan olarak düşledin beni hep
Bu da yetmezmiş gibi düşleri mi çaldırttım bilerek
Beatrice sakın tanrı çingene ruhlu olmasın?
Cevabını gözlerinden aldım konuşma. Yok olmayasın
Baskına ne zaman geleyim hangi gece müsaitsin?
Çünkü ben daha çok sevdim saçlarını ülkedeki tüm aşklardan
Bir ondan kıskanmadım seni inan bir o yaradan.


IBRAHIM DEMIROZ/ 12 AĞUSTOS 2017


31 Mart 2017 Cuma

Süt Lekesi





NİSAN AYI ÖYKÜSÜ...

YAZIM TARİHİ BAŞLAMA : 24-03-2017

YAZIM BİTİŞ TARİHİ           : 31-03-2017


11 Ekim 2016 Salı

Yangin Yagmurlari



Kizil gökyüzünden boşalan yağmur tanelerini hissedebiliyordu efsun. Kuş seslerini ozleyecegini aklinin ucundan bile gecirmemisti. Ruzgarin hızını yetisememenin mümkün olmadigini  anladiginda kendini haki renkli bir kafenin icerisinde bulmuştu. Ulu gökyüzü sanki önünde diz çökmüştü. Sessizlik ne fena bir seydi, hemen yani basinda duran koltuğa atti kendini, sabirsizlikla. Atmasiyla kendi sesini isitme curetiyle kahve siparisi vermesi bir olmuştu.

Bu zamana kadar var olmak istedigi bir yerde olamadigini fark etti. Siparisini beklerken aklindan binlerce kelime avazi ciktigi kadar bağırmalarini duymak istemiyorcasina onlarla ilgilenmedi. Ancak kahvesini getiren kadinla yüz yüze gelmesi gecikmedi.

- kahveniz hanimefendi?!

- "Teşekkürler, ne cabuksunuz "diyerek anlamsiz birkac sozcuk bırakmıştı agzindan.

-" yagmurun kesilmesini firsat vermek istemedim siparisinizi getirirken, böyle ogretmisti anneannem, calistigin yerde kahvenin ulasma denklemini es gecmemem gerektiğini söylemişti. Afiyet olsun" diyerek uzaklasmisti masadan... Efsun' a konusma firsati vermeden hizlica diger masayla ilgilenmeye baslamisti bile.

Efsun,bütün hayallerini yetismeye calisiyordu. Geceyi yirtarcasina gelen bu sozleri telefonunun calmasi bozmuştu. Arayan Ekin' di. Tartismalarinin üzerinden yalnizca birkac saat geçmiş olmasina ragmen kizginligi cok sicakti, hissedebiliyordu. Eliyle telefonu masanin öte tarafina itip kahvesinden bir yudum aldi. Sicakligi hissetmesiyle gozlerinden soguk yagmur tanelerini birakmasi bir olmuştu. Bes dakika öncesine  dönmek  istiyor; yapamiyor, çığlık atma teşebbüsü ise yan masadakilerin engeline takılıyordu. Neyse ki arama kesilmisti, sakinlesip etrafini göz gezdirdiginde kirmizi ve eflatun rengiyle bezenmis iki erkegin olayi anlama bakislarini daha da anlamli hale getirmek için telefonunu biraz daha öteye itti.

Hicbir zaman bir iyilik perisi olmak gibi niyeti olmamıştı, istemiyordu da... Zeki biri ise zaten olamamisti. Ancak sezgilerini guvenirdi, bir seyleri görmeden algılayabiliyor, insanlara karsi gerektiginde yalan söylemekten çekinmezdi. Bunlar ne kadar hassas ve savruk yalanlar olsa da ne kendi canini, ne de baskasinin canini yakacak düzeyde degildi. Uzun lafin kisasi bunlari hic hak etmemisti.. Ekin'i düşündü, onun hissettiklerini, hissetmesi gerekenleri hissetti. Ekinin sözlerini tahmin etmek hic zor olmuyordu efsun icin, ancak aklinin hicbir odacigina ekinin sozlerinin yerlesmedigini/ yerlestiremedigini fark etti. Sol ellerile saclarini arkaya savurarak boynunun ortaya cikmasini sağlamıştı. Artik hissedilebilir hale geldigini düşündü..

Diger eline telefonunu alıp ekin' e mesaj atmak istedi, istemsizce bir kac  kelime yazdi, duygusu mesaja gecmedi; ancak mesaj ekine geçmişti...Ani bir hareketle pencereyi acip firlatti telefonu, yagmurun altinda koşan  üç cocuk sevinçle  sahiplendi, yolda segirten daginik kelimeler icinde kalan telefona.

Efsun ise çoktan kahvesini alip yan masada üçüncü bir renk olmuştu...

IBRAHIM DEMIROZ / YANGİN YAGMURLARI

Yazarken dinlediğim müzik:


 https://youtu.be/OOHbnYreXkE 


7 Ağustos 2015 Cuma

Bir Ankara Sabahı

Her balkon aynı tat da mıydı, hiç bilmiyorum. Ya da kaçıncı sabahlayışımdı bu doğmayan güneşin altında hatırlamıyorum. Elimde ne idüğü belirsiz bir çay tabağı. Sahi bardağı olması gerekmiyor muydu bunun?! Zorlu bir dağa tırmanıp keyfi kaçan bir mutluluk yaşıyordum şu an da. Azize ruhlu biri içerde yatarken; ben çoktan ruhumu uyandırmıştım bile.Bir Ankara sabahını hiçbir mekan/ zaman ile karşılaştırılmayacağını o sabah anlamıştım. Akşamdan kalma mıydım, sanırım bunun cevabını '' evet'' demekten başka bir seçenek yoktu. Duvardaki saatin/ saniyenin her tik tak sesi beni yıllar öncesine götürüyordu. Mekan algım fiziki bir dönüşümden çok içsel bir yolculuktan öteye geçiremiyor/ geçirmiyordu. Ne çabuk akıyordu zaman, yıllar öncesinde geldiğim bu evde bu kez farklı duygular sarmıştı, balkondaki eflatun renkli nergis çiçekleri. Ayağıma uzattığımda yoldan gecen insanların sesleri dikkatimi çekmişti.En tatlı sese odaklanıp duraksadım bir anda. Aşağıya baktım, karınca sürüsü gibiydi etraf, parmağımda tuttuğum ve bitmeye yüz tutmuş sigarayı savurdum üzerlerine. Benim için sinek ilacı gibiydi bu hareketim.


Bir an salona döndüm, bardağını unuttuğum tabağı eşleştirmenin makul olacağını düşündüm. Bardağı nerede bıraktığımı hatırlamaya çalışırken, içerden sanemin sesini duydum.Saat sabahın beşiydi ve bu saatte uyanması; sokaktan geçen seyyar satıcının sesiyle karıştı. Tercihimi yaptım, bardağı alıp tekrar balkona döndüm. Şehir gün doğumlarında hep denize bakarken aldığım mutluluğu vermesi için epey çabaladım, ama olmadı. Yine hüsran akıyordu saçlarımdan, ayaklarım nasıl da benden habersiz yok olmuşlardı. Kaçıncı gelişimdi bu eve? Ya bu balkona hiç çıkmış mıydım? Kaç gündür, kaç saattir burdaydım! inanın hiçbirini hatırlamıyordum. Ya da ben bu evde önceden yaşamış olabilir miydim!? Tüm düşüncelerim birer birer vurgun yiyordu. Hepside zihnimin hiç olmadık yerlerinden cevaplar vermekle meşguldü. Ben ise hiçbirini dinlememiştim ; dinlemekte istemiyordum. Çürük bir aşk kokusu içimi işliyordu.Yatak odasından salona, salondan yanıma gelerek balkonda bekleşiyordu. Elimdeki bardağı masaya bıraktım, sigara çoktan bitmişti. İyice gerildim oturduğum sandalye de. Sesleri duydum; vücudumdan mı yoksa oturduğum kahverengi bir  sandalyeden mi geldiğini bilmeden. Beynimin tüm odacıklarını peynir kırıntıları bırakmıştım, fare kapanını da hemen yanına... Huzurluydum artık..


Kalkma vaktinin geldiğini hissedip kendi kendime '' Hadi zamanı geldi Selim''  diye iç geçirerek doğrulmaya başlıyorum oturduğum sandalyeden. Bitmeyen ve soğuttuğum çayı da nergis saksısının içine boca etmeyi de unutmuyordum. Ayağa kalktığımda kafamın kaç milyon olduğunu kullanmadığım matematik terimleriyle hesaplama işine girişiyorum, sonra vazgeçip meyhane ortamına döndürüyorum bulunduğum yeri. Rujlu rakı bardakları, üzerimi sinmiş ağır bahar parfümünü silkeliyorum. '' ikisi de yapışmış, çıkmıyor meretler'' diyerek sitem ediyorum. Tenimin sadece sigara kokmasını arzuladığım zamanları yaşıyorum. '' Sanem uyanmış mıdır? '' diye kendime soruyorum ; kendime sormaktansa kendisine sormayı düşünerek salondan yüksek olmayan bir sesle sesleniyorum.. '' Uyandın mı?! '' cevap bekliyorum. Dışarıdan gelen gürültüden ve kafamın içindeki seslerden  Sanem ' in ne dediğini duyamıyorum. Bir anda bir güruh zuhur ediyor kalbime, ellerinden tutup kaldırıyorum kalbimdekileri. Tuhaftır, bir anda kendimi okyanusun ortasında çığlık atarken buluyorum. Okyanusun ortasında hiçbir şeyin bana zarar veremeyeceğini düşünerek dalıyorum en dibe. Bir balıkçı kızı hayal etmişimdir hep, belki ondandır bu dalmalarım bilemiyorum...

                                                                                   ( DEVAM EDECEK...)

                        
                                                           İBRAHİM DEMİRÖZ/// BİR ANKARA SABAHI

9 Ocak 2015 Cuma

On Bin Nefes...

  


Hastane odasında yatmaktan öteye geçememesi onun için bir ızdıraptan başka bir şey değildi.Hareket etmeyi çalışması, kardesi sude' nin net yüz ifadesini takınmasıyla son bulmuştu. Sadece oğlunu görmek istemişti Handan.Başındaki doktorları görmenin yerini oğlunun sureti olması için neler vermezdi.Sudenin inatçı tavrı handanın çığlığıyla kırılmıştı:

- ''Çocuğumu gösterin bana! Yoksa burada ne olup bittiğini anlamadığımı mı sanıyorsunuz'' dedi.yatağından var gücüyle birlikte doğrulmak istedi.
Hastane odası gereğinden fazla soğuktu.Bu tamamen onun tenine vuran ayazdan  kaynaklı olmadığını oda biliyordu.Eylül ayının bu derece soğuk olduğunu el parmaklarına dokundurduğu kristal bardaktan anlayabiliyordu.Oda da kendinden başka iki yatak daha olmasına rağmen, yalnız yatıyor olmasına başta ilgiye yormuştu.Etrafındaki telaştan hiçte böyle olmadığını anlaşabiliyordu.

Handan' ın çocuğu olmuyordu.Yaşının 38 olduğunu hissettiğinde bazı gerçeklerle yüzleşmesi ve riskler alması gerektiğini o an anlamıştı.Yeni doğum yapmış lohusa kadınlarının ''Al Basması'' mitolojisine bile razıydı artık.Yeter ki çoc kızuğu olsun, nefesi nefesinde dans etsin, kurduğu muzip hayalleri bebeğiyle birlikte uygulamaktan başka bir şey düşünmüyordu.Allah da yıllardır yapılan duaları kabul etmiş; yıllardır rabbine olan sitemlerini duymuş, ona bir erkek bebeği vermişti.Mücadelesiyle birlikte hem de..Mücadele hiç de uzak olmayan bir terimdi Handan için.onun için kotarılmış bir hayat olarak görüyordu yaşamı.Farklı bir mücadeleydi onun yaptıkları, sadece kendinin duyup görebildiği.Bilmiyordu.Bilemezdi.Etrafındaki herkes nereye kaybolmuştu? hiç bir anlam veremiyordu bu olanları. Sevinmesine bile mücadele ruhu eklemişlerdi bu hayatta.odaya bir karanlık mı çökmüştü, neden hiç bir şey gözlerine temas etmiyordu. Farklı bir yerde değildi sanırım. Uyuyor muydu, rüya mıydı yoksa bunlar. Başka bir dünya da yaşıyordu da olanları mı göremiyordu. Anlam veremiyordu hiç bir seye.
- ''Çocuğu mu diyorum doktor bey''?! Hiç ses yoktu.Ölmüş olmalıdı.Sadece kendisinin yaşadığını sanıp hayaller mi kuruyordu kafasında.Bilemiyordu.Parmakları donmaya başlamıştı, bu sadece buz tutmuş kristal bir bardakla açıklanamazdı.Bu şekildee olması hiç de hoş değildi. sesine dair kuşkular belirmeye başlamıştı yavaş yavaş. Etrafta ağlayan bir ses duymayı ne çok istemişti şimdi.Hiç susmadan ağlayan bebekler.ahh!! İçini sızlatan ve dinginleştiren...

                                                                       *    *     *


[Derler ki Allah ( c.c) meleği aracılığıyla, birinin canını alırsa; insanlar meleği suçlayamazlarmış.Mutlaka, '' Takdir-i İlahi buymuş'' , ''Allah sevdiğini yanına alır'', ya da '' böyle gecelerde dışarı çıkmasaydı başına bu gelmezdi'' gibi düşüncelerle meleğinin sorumluluğunu azaltırmış...Adını Azrail koyduğu meleği Rabbi hep bir sıcak ve müzmin bakarmış.]

Alıştım artık, kimleri gördüm son nefeslerinde, canları nasıl da yanmakta.Annelerinden ayırdığım kaçıncı çocuk bu.Canım da yanmıyor artık.Benim görevim bu, insanlar beni pek sevmiyor, anlayamıyorum bunu.Hep uzak dururlar benden.yüzleri ekşir. İnsafsızdırlar.Elimden bir şey gelmez, ne yapabilirim.hiç ayrım yapmam; ta ki o çocuğa kadar.
Alamıyorum onun canını, nefes sayısı on bin sadece. Sayılı nefes dedikleri bu olsa gerek. Nasıl da geçmekte, nasıl gülmekte.Ama kimse bilmiyor.Geceler ilerliyor ve doktorlar bir mücadele içinde.Annesi ızdırap içinde ve göz yaşlarına baraj kurulmaz. görebiliyorum nasıl da akıyor öylece.bebeğini görmek güzel ya nefesi almamayı sağlayabilir mi acaba.Kendi nefesini veremez mi? Hiç düşünmeden hemde.Durduramıyor gözyaşlarını, hayat boyunca da durmamıştı zaten.Doktorlar bebeği yaşatma telaşı içinde.Elimden bir şey gelmez.Bekliyorum.Sayılı nefesinin bitmesine.Can veremiyorum yeni dünya hayatına, ne kadar ulaşılmaz olmam engellemekte bunca şeyi ne tuhaf!! Herkes telaşlı bir şekilde bebeği yaşatma telaşında, nafile bir çabadan ibaret.Gitmek istiyorum buradan,bırak almayayım dünya da sayılı nefesini.Kimler yaşamıyor ki, bu bebek de yaşamalı diyorum.İç çekerek bekliyorum sadece vakitin dolmasını.Annesi nasıl da bi habe herseyden. uyuyamamakta.Kızgın ve kırgın.Kime olduğunu da bilemiyor.Duymuyorum bana edilen duaları(!) duymasam daha iyi.Her şey bu dünyaya özgü anlıyorum,biliyorum ve sadece bekliyorum.
                                                       
                                                                *    *    *
Handan' ın en uzun geçirdiği gecelerden biri bu olmalıydı.Tamı tamına beş gün geçmişti.(bu da gecen yedi bin beş yüz nefes eder) Anlamsızca yatmaktan başka bir şey gelmiyordu handanın elinden.İlk önce odaya sude girmiş olmalıydı.Gözleri yumulu, hissedebiliyordu handan olanları. Etrafında filtreden geçirilmesi gereken sesler olduğunu düşündü bi an. Kulaklarına nüfuz eden kalın telli tümceler nasıl da ağırdı.Pek iyi hissedemiyordu kendini, o bilindik nakaratı tekrar ettiğinde.Sesindeki tınının yok olduğuna hayıflandı.
Kız kardeşi sudeye: '' Bebeğim nerede?'' sorusuna karşılık gelme olasılığı bu sefer çok fazlaydı.Yüzünde beliren tebessümde bunun göstergesiydi.Odaya göz gezdirdiğinde, kocası ve kardesi, sağ tarafında ve sağ elini tutmaktaydılar.Tam karsısında( pencerenın yanı oluyordu) doktor tebessüm edip hemen kesilmekteydi.Handan bunu nasıl ve neye yoracağını düşünürken, doktor söze karışma gereği duyup; ve şu sıralı cümleleri söyledi:
- ''Handan Hanım çok şanslısınız bunun farkındasınızdır umarım! Mücadele ruhunuzu hayran kalmak elde değil''. Bu sözü söylerken doktor ellerini nereye koyacağını göz gezdirmek kendine alamamış olup, ellerini gögüs kafesinde bağlamayı seçmiş, kendini rahatlamış hissetmişti.

Bebeğinizi ( oğlandı) göstereceğiz size, ancak onunla konuşmamanız gerekiyor dedi. Ne demek istediğini anlayamayan handan, kaşlarını çatarak olanları anlamaya çalışıyordu: '' Ne demek konuşamam diye cevap verdi''.
Doktor: '' Tıp da ki terimini açıklamaya çalışması muammaydı handan için. sanki kulakları duymuyor ve nefes almayı unutuyordu . Doktor: '' ciğerlerinin her nefes alıp verdiğinde zarar gördüğünü , çocugunun cok uzun yaşayamayacağını'' göz teması kurmadan aktarmıştı. gerekli açıklamaları yaptıktan sonra bebeğin getirilmesine isteyen doktor, gözlerini de kız kardesi olan sude ye dikip, yüzündeki rahatlama hissini bir an önce kendisinin de kavuşması için dua ediyordu.
Doktor tekrardan yineleme gereği duyarak: ''Söylediğim gibi handan hanım, kendinizi ve çocugunuzu pek yormayın, ve ne olursa olsun ağlamaması için dua edin. bunun ne anlama geldiğini...'' sözlerini tamamlamadan odadan cıkma gereksinimi duyup, hızlı adımlarla kapıya yönelerek uzaklaşıp gitmiş; o odaya bir daha dönmemişti.

Canının canı kucağındaydı şimdi.Nasıl dokunacağını bilmeden nefesini tutmuş, sadece izliyordu yıllardır beklediği bebeğini.Her tarafta neşe vardı şimdi, hiç kimse göremiyordu, sadece nefesleri değil; sanki tüm benliğiyle onun içine girmek istemekteydi.Odada gereksiz onlarca nefes alıp verme ritüelleri baş göstermişti, kendi sadece gülmekten başka bir şey yapası gelmiyordu.dokunmanın sıcaklığı tek taraflı olması hiç bu kadar mutlu etmemişti kendini.Platonik bir aşk anısı canlandı handan' ın gözünde. hayallerle birlikte yaşarken elleriyle bebeginin ellerini tutmayı ihmal etmiyordu.Gözyaşlarının içine akması kimsenin umrunda değildi, herkes oradaydı. bekliyorlardı.Gülüyordu sadece.Bebekten başka kimse göremiyordu olanları, bir de gideceği yerdeki güzellikleri anlatan melekler.Kabullenmişlik sezdi handan, herkeste bir razı oluş görünüyordu göz bebeklerinin içlerinde.gereksiz nefesler odaya hapsolmuş hesap soruluyordu şimdi.Alınacak nefes alınamıyordu.
Bir çığlık kapladı eylül sonbaharında, hastane odası aydınlandı mı yoksa karanlığa mı büründü, kimse bilemiyordu.göz bebeklerinden yaşlar durdurulamıyor, önlerine set çekilemiyordu.Handanın yattığı yerden güneş görünmez olmuş, bulutların yok olduğu görülebiliyordu. ''sanırım yol açıldı'' diye içinden geçirdi handan, gereksiz bir nefes daha aldıktan sonra.Hareket saati gelen bir tren sesi hastane odasına ele geçirmişti şimdi.Ezan sesi ne kadar hoş geliyordu ölüm anında.bebeğinin kalp atışları ve ağlaması hızlanmıştı, bir yere yetişme cabası içinde olduğunu düşündü bir an.nefesi bir saniye;  zaman ağır bir gökyüzüydü şimdi.Akrep ve yelkovan ant içmiş gibi.Gülücükler içinde kucağından alınıyordu şimdi en narin nefesi.Anne olmuştu işte. 

Gözlerini kapattı.Güneşin doğması istemedi bir daha.Trenin rayda ki uğultusu  hala duyulabiliyordu.On bin nefes verilmiş; kefaret ödenmişti.


                                                                                                   İBRAHİM DEMİRÖZ
                                                                                                       OCAK-2015



22 Kasım 2014 Cumartesi

Oyun Taşı-1

   




Açıklamalar:
- Vezir: Şeker Halim Ağa
- Piyon: Uzun Ahmet
- At: Çerkez Yahya efendi
- Şah: Lamia ipekçi
- Kale: Zühre Hanım
- Kale-2: Topal Rıza

*Aşağıda okuyacağınız öykü, santranç taşlarından piyon uzun Ahmet’ in
hikayesidir.


Uzun Ahmet, hangi ara yolunun köy kahvesine düştüğünü anımsamaya çalışırken,
uzaktan kulakları çınlatırcasına Çerkez Yahya efendinin huysuz sesi duyulmuştu.
‘’yetişemeyeceğiz Ahmet, köy kahvesinde bizi bekliyorlar?’’ bak yetişemessek yerimize
başkasını bulurlar’’. Diyerek büyük bir kahkaha attı.
Yahya efendi bir dediği bir dediğine tutmayan, karısı öldükten sonra, evde başını yiyecek
kimse olmadığından, kahveye giden biriydi.her zaman yeri belli olan Yahya efendi,
kahveden içeri girdiğinde adımını bile neredeyse sayılı atan, adım sonunda sandalyesini
oraya konmasını bekleyen titiz birisiydi.


Yol boyunca Yahya efendinin 1982 kasım ayındaki sürgün hikayesini dinleyerek diğer
arkadaşlarının yanlarına varması sadece üç dakikalarına almıştı. hikayenin yarıda
kalmış olması, uzun Ahmet için hiç sorun değil, hatta bir lütuftu.Masada herkesin yeri
belli olduğundan oyunda sadece ikisi eksikti,geç gelmeleri kendilerini önemli hissetme
duygusu oluşturduğundan, Ahmet’in soğuk bir espri yapmasını engelleyememişti.Ancak
herkesin kendi taşlarını dizmeye başlaması, sözünün ortada kalmasına sebeb olmuştu.
Bu masada tam yedi yıldır her gün buluşurlardı. Zaten köyde sadece on iki kişi kalması –
ki Yahya efendi karısını saymasak on bir- birbirlerine tanımaya mecbur etmişti. Halim ağa
buraya ilk gelenlerdi.önceleri küçük bir bakkal dükkanı işletmesine rağmen, köyde kimse
kalmayınca,çoçuklara ve misafirlere şeker dağıta dağıta dükkanında bir şey
bırakmamıştı, en sonunda bunun bir ticaret olduğunu anladığında her şey çok geçti ve
kapatmak zorunda kalmıştı. İki ayda bir yatan – ki yatıp yatmadığı da umrunda değildi
zaten- emekli aylığıyla geçinir ve genellikle de masada ki çay hesaplarını kendi öderdi.


Halim ağanın sol tarafında oturan Lamia Hanım, aynı zamanda kalbinde de oturan tek
kişiydi bu hayatta. Otuz sekiz yaşının vermiş olduğu olgunlukla masanın müdavimi
olacağını hiç kimse tahmin etmemişti belli bir zaman. Şeker Halim Ağa hep bir erkek
çocuğu istemesine rağmen Allah ona kız nasip eder, oda kızını erkek gibi yetiştirmeyi
düşünerek, nereye giderse yanında götürme zorunluluğu hissederdi. Zühre hanım iki
kere evlenmesine rağmen boşanmak zorunda kalan bir kadın olarak babasının yanından
hiç ayrılmıyordu. Annesi Hacer Hatun kendisinin on dört yaşında evlenmesinden ilham
almış olmalı ki, evlendiği gecenin ertesi haftası kendinin dengi olduğunu düşündüğü
Topal Rıza ile karlı ayaz bir gece,kalbinin ısındığı adama kaçarak kendisi ve babasını
yalnız bırakmış,ne kadar da uzak kalmak istese de karşı köyde un değirmeni yanındaki
küçük bir odaya yerleşmiş ve pencerenin karşı köye bakan tarafında bir hayat kurmya
başlamıştı yıllar boyu.O dönemde almaması gereken bir örneği alarak, annesini taklit
etmek istemesine rağmen evliliği dokuz yıl sürmüş, sonra babasının yanına gelerek on
beş yıldır her zaman babasının sol tarafında yer almayı ihmal etmiyordu..


Taşlar masada Lamia ipekçinin zarif elleri tarafından ustalıkla dizilirken, uzun Ahmet,
masa da olan herkesin derin yaşam hikayelerini aklından geçirerek bir an Çerkez Yahya
efendinin o tiksinti veren sesini bir daha duymak zorunda hissetmişti. ‘’ Oğlum aval aval
etrafı göz gezdireceğine git bir çay koyda işe yara. Donduk burda’’ sözünü duymasıyla
yerinden fırlaması bir oldu. İçinden, çayı bir kere de Lamia koysun demek gelse de
sadece içinde kaldığını masanın onu izlemesinden ve gereksiz el kol hareketlerinin
tutarsızlığından olsa gerek, Lamia masadan kalkma, ocağa doğru yönelme gereksinimi
hissetmişti.


- ‘’Dün gece uyuyamadın sanırım, gözlerine bakılırsa epeydir de uyuyamıyormuş
gibi bir durum var’’
- ‘’ Evet pek uyuyamadım Lamia , buraya da bugün gelmeyecektim aslında, sırf şu
inat Yahya efendinin sesinden kurtulmak için geldim’’ diyerek, masada ki Çerkez
Yahya efendiye anlamsız bir gülüş attı.
- Ne oldu? Yoksa geçen gün bahsettiğin şu çınar ağacını görmeye mi gittin?
- Evet, biliyorum gitmemeliydim. Her söyeleneni yapsaydım, buraya da
gelmemeliyim..biliyorsun değil mi?

İkisi de kendilerini kaynayan suyun buharını içini çeker vaziyette bulduklarında, çayı
demleyerek masaya geçmenin vakti geldiğini düşündüler. Ancak ikisinin akılların da aynı
şeyi düşünüyormuş izlenimi oluşturmasına rağmen Ahmet, Lamia ve çınar ağacını;
Lamia ise annesini düşünmekten kendini alamayarak masanın başına geri dönmüşlerdi.
Başta babası olmak üzere masada ki herkesin geri dönmelerinin epey vakit aldıklarını
düşünmesi de cabasıydı…

DEVAM EDECEK…
                                 
                                                                                  İBRAHİM DEMİRÖZ// 22-11-2014

14 Eylül 2014 Pazar

Yolculuk...

 

Bilemedin ki sen, gurbetinde neler yapabileceği mi?
Delirmemek için kalbim ve aklım arasında
Nasıl görünmez ağlar ördüğümü,delicesine
Yıldızı eksik bir gök kubbe eşlik etti sözlerini


Sustum.. delicesine sustum
Konuşmak örselemekten başka neydi,
Bu hantal, vurdumduymaz dilimize.
Bir ağırlık çöktü,kelimelerin üzerine…


İki eş parçaya bölünmüş ay gibiydin.
Bir yanın ayaz, hırçın ve kurak,
Bir yanın titrek, nemli, kırgın anılar
Işığını tuzu eksik denizlere serdin.


Kalbin dolunaydı, endamlı gökyüzünde
Elinde dünya terazisi, ölçmekteydin,
Yürüdüğüm santimlik adımları.
Yürüdüm..hiç durmadan yürüdüm
yol da bitip tükenmişti hani.


İbrahim Demiröz// 14-09-2014







20 Temmuz 2014 Pazar

Kelimelerin Anlamsız Uğultusu...Sabır

  


sevebileceğim en yüce şekilde sevdim seni.
kıskanırdı eflatun renkli bir melek,
içini dökerdi sana..
hayalvari şekilde dururdu, 
onca söz,onca anlamsız tümce.


sabırla sevgilim sabırla derdin..
acılarımız eşitlensin bu arada
kelimelerim şarjörümde
kılıcım ise cümleler..
dudaklarından tek bir kelime
sabırla sevgilim sabırla!


bir köşede yontulmuş kalem bekler beni
farklı köşede temiz kalabilmiş bir kagıt parçası.
susmuyor içimdeki vicdan denen illet..
döküyor kanını kalem,dağıtıyor kağıda
dağılıyor,ustaca örülmüş sözler
can buluyor düşünceler,
güç doluyor hayaller,
senden gelen tek bir söz:
sabırla sevgilim, sabırla
hayallerden bile sonra..

İbrahim Demiröz/ 20-07-2014

Fesleğen

Feslegen bahçesine döndürecegim balkonu mu. vaktimiydi